7 Nisan 2013 Pazar

Kim kime, dum duma…


Şimdi okuyacaklarınız aslında birçok gazete için haber niteliği taşıyor. Normal şartlarda iyi bir gazetecinin burada bahsedilenlerden ciddi bir haber çıkartabilme şansı var. Ama nitelikten çok, niceliğe önem verildiğinden, bu bilgiden sadece bu satırları okuyanların haberi olacak.

Zaten yazdıklarım birilerini fena şekilde rahatsız ediyor. Ama işin tuhafı, rahatsız olanlar yazıların muhataplarından çok, bu işi duyurması gereken meslektaşlarım. Muhatapların ise dünya umurunda değil.  İyi ki internet var da herkes her şeyden haberdar olabiliyor.

Çok önemli yerlerde çok önemli yerleri işgal eden ve aslında sözde karar merci olan bazı meslek büyüklerim! kendileri yaz(a)madıkları, duyur(a)madıkları konuları bu satırlarda sizlerle paylaşmamdan huzursuz olmuş durumdalar. “Yazıyorsun da ne oluyor?”, “Ne değişecek?”, “Seni kim kaale alır?İnternette kaç kişi okur?” gibi sorularla aslında acizliklerini ortaya koyuyorlar.

Emre Alkin
Deve kuşu gibi kafalarını kuma sokup, bir tek kendi güçleri olduğuna kendilerini inandırmış olan o meslektaşlarım, şu an bu satırları okuyanların olandan bitenden haberdar olduğunun farkında değil. Hatta bir çoğunun tirajından daha fazla okunmuş yazılarım olduğunu da bildiklerini sanmıyorum.

Bu zavallı köşe tutucular, aslında zayıflıklarını, aciziyetlerini gizlemek için mevcut durumu koruma ve kollama derdindeler. Onları anlamak istiyorum. Ancak nerede kaldı onur, şeref, gurur, haysiyet? Nerede meslek ahlakı?

Türk futbolunda işlerin iyi gitmediğini yıllardır yazıyorum. Türk futbolu çok hasta durumda. Hastalığın hızla tedavi edilmemesi durumunda komplikasyonların her geçen gün artması içten bile değil. Gerçi bundan daha kötüsü ne olur onu da bilmiyorum ya! Sanırım bundan sonraki süreçte bu komplikasyonların büyümesi Türk futbolunun gelir kaynağı olan sponsor ve yayın gelirlerinin azalması anlamına gelecek.

Fazla ve verimsiz personel istihdamının devam etmesine rağmen, TFF içinde halen çalışan bir elin parmaklarını geçmeyen birkaç arkadaşım kaldı. Zaman zaman telefonla, zaman zaman da bir araya gelerek sohbet ediyoruz. Önceki gün duyduklarım karşısında küçük dilimi yutuyordum.

Ne acıdır ki TFF Başkanı Yıldırım Demirören seçildiği günden bu yana bırakın personelle tanışmayı, idari hizmetlerin verildiği, TFF’nin işleyişinin yürüdüğü 2. kata henüz inmemiş bile. Personelin büyük bir çoğunluğu Demirören’in suratını gazetelerden tanıyor. Zaten başkanlık katındakiler de çok nadir görebiliyormuş. Demirören için TFF Başkanlığı hizmetten ziyade bir makam, bir apolet. İstinye’de ki ekstra bir ofis. Devletin üst düzeyindekilerle görüşmek için bir araç. Egolarını tatmin etmek bir oyuncak. Yanlış anlamayın lütfen gerçekten Yıldırım Demirören’e kızmıyorum bunun böyle olacağını herkes biliyordu. Onu oraya seçenlerin kabahati bu!

Yönetim kurulu üyeleri ise bunca zaman geçmesine rağmen üstlendikleri görevin sorumluluklarının farkında değiller. Demirören’in listesinde bulunan hemen hemen hiçbir ismin futbolla ilgili yönetici geçmişi bulunmadığından, hala sudan çıkmış balık gibi ortada dolandıkları aşikar. Bugün TFF’de çalışan 600’ü geçkin personelden büyük bir çoğunluğu yöneticileri sokakta görseler tanımazlar. TFF Yönetimi’nin en deneyimli ismi Ufuk Özerten bir şeyler yapmak için çırpınıyor gözükse de, o da bu sarmalın içinde hayal kırıklığı yaratmış durumda. Nitekim kendi tecrübesine yakışmayacak nitelikte amatörce hatalar yapmakta. Bu kadar yükü tek başına göğüsleyememiş gözüküyor.

İşin daha da ilginci ise, bu kadar tecrübesiz yönetim kadrosunun, kendilerine seçtikleri profesyonel kadroların da, en az kendileri kadar amatör olması. TFF teşkilatının en başına Genel Sekreter olarak getirilen, çok değerli bir akademisyen ve ekonomi adamı olduğuna şüphem olmayan Prof.Dr.Emre Alkin’in, geçmişte alt liglerden birinde yer alan bir takımımıza danışman olması dışında futbolla alakasının olmaması, neredeyse paraşütle bu makama getirilmiş olması işlerin daha da kötü ilerlemesine yol açıyor. Nitekim TFF’de dilden dile konuşulan ve alay konusu haline gelen bir olay var ki tam bir utanç kaynağı.

TFF’ye yurt dışından bir federasyondan maç anlaşmaları yapmak ve ortak projeler yürütmek amacıyla bir heyet geliyor. Genel Sekreter Yardımcılarından birinin odasında toplantıya giriliyor. TFF’nin en eski ve en tecrübeli isimlerinden önemli sayılacak bir görevde bulunan bir isim de bu heyete mihmandarlık yapıyor. Futbola büyük hizmetleri dokunmuş bu tecrübeli ismi heyettekiler yıllar öncesinden zaten çok iyi tanıyor. Toplantı esnasında, TFF teşkilatının en tepesindeki isim olan ve tüm idari kadroyu yöneten Genel Sekreter Prof.Dr.Emre Alkin de odaya geliyor. Heyetle tanışmaya ve kartvizit alışverişine başlıyor.
 Ancak kendisine doğrudan bağlı olan üst düzey personeli tanımadığından ona da kartvizitini veriyor. Odadaki herkes buz kesiyor ama kimse bozuntuya vermiyor. Skandal burada da bitmiyor. Alkin TFF’yi ve çalışmaları anlatmaya, projeleri konuşmaya başlıyor. Ama muhatap olarak seçtiği kişi kartvizitini de verdiği yılların personeli oluyor. Tecrübeli isim göz-kaş işaretleriyle, vücut diliyle durumu Emre Alkin’e aktarmaya çalışsa da başarılı olamıyor. Heyet ise dumur bir vaziyette olana bitene anlam vermeye çalışıyor. Büyük bir hayranlık duydukları TFF’nin, en üst düzey profesyonelinin kendi yanında çalışan en deneyimli üst düzey elemanını tanımamasını büyük bir şaşkınlıkla izliyor.

Elbette TFF Başkanı ve Yönetim Kurulu üyelerinin inmediği kata Genel Sekreter’in de inmemesi gayet doğal. Bu tür utanç verici hadiselerin yaşanması da olağan hale geliyor tabi.

Bana göre her ne kadar insani anlamda zaafları olsa da, çalışma arkadaşlarının bir çoğunu yüz üstü bıraksa da TFF’ye şu an Trabzonspor’da görev yapan Metin Kazancıoğlu kadar donanımlı, bilgili ve tecrübeli bir Genel Sekreter gelmedi. TFF’nin başarı için her şeyden önce Kazancıoğlu kalitesinde bir isme ihtiyacı var.

Yıldırım Demirören TFF makamını amaç değil araç olarak gördüğünden bu yükü kaldıramıyor. Bu konuda tecrübesi ve birikimi olmadığından elemanlarını doğru seçemiyor. Proje üretemiyor ve her şeyden önce karar alamıyor.

Bugün taraflı tarafsız herkesin mumla aradığı ve adeta başkan olması için dua ettiği Haluk Ulusoy’un işte  en büyük meziyeti “karar” vermesiydi. Başkanlık makamına gelinceye kadar yönetim kademesinin hemen her kademesinde görev alan ve tecrübeli olan Ulusoy, etrafındakileri dinler ama kararı kendi verirdi. Verdiği kararlar bazen elbette yanlış da olabilirdi. Ama en kötü karar bile kararsızlıktan daha iyidir. Nitekim benim de şahit olduğum bir olay var ki bunun en büyük örneğidir.

Hatırlayanlar olacaktır; Azerbaycan ile İnönü Stadı’nda yapılan bir maç öncesi Gençlik Spor İl Müdürlüğü ile Protokol Tribünü konusunda bir sıkıntı yaşanmıştı. Neticesinde Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy, yönetim kurulu üyeleri, FIFA, UEFA ve Azerbaycan Futbol Federasyonu yetkilileri, Türkiye-Azerbaycan Dünya Kupası Grup Eleme maçını, protokol tribünü yerine, kapalı tribünden izlemişti. O dönemde TFF’nin Basın Danışmanıydım ve o maçta da organizasyon komitesindeydim  Bizzat Başkanın talimatını, bandodan sorumlu komutana iletip seremonin bu tribün önünde yapılmasını sağlayan kişiydim.

Uluslararası karşılaşmalarda sürekli protokol tribünü önünde yapılan seremoni, kapalı tribünün hemen önünde yapılmıştı. İki takım futbolcuları milli marşlar için Federasyon, FIFA ve UEFA yetkililerinin oturduğu bölümün önünde dizilip, Bakan Fikret Ünlü’nün de bulunduğu protokol tribününü arkalarına aldılar. Bu çok ciddi bir karardı. Belki de kendisini koltuktan eden kararlardan biriydi. Ama neticede Haluk Ulusoy karar alabiliyor ve bunu da anında uyguluyordu.

Ulusoy sonrasında gelen yönetimler ve bu yönetimlerin başkanları kendi özgür ve hür iradeleriyle davranmadıkları için bu kararları bir türlü alamadılar. Kendilerinin kuş mu deve mi olduğuna da karar veremedikleri için ülke futbolu olarak bugünkü kaotik ortamı yaşıyoruz. Kulüpler özgür ve hür iradeleriyle, cesur, kararlı birini seçmedikleri müddetçe Türk Futbolunun yakalandığı bu amansız hastalıktan kurtulması mümkün değil.

Bu kadar uzun lafın kısası Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) teşkilatını yönetemeyen, maalesef Türk Futbolunu yönetemez!




























2 Nisan 2013 Salı

Milli Takım nasıl başarılı olsun ki?

Futbola olan kamuoyu ve sponsor ilgisinin bu denli yüksek olduğu nadir ülkelerden biriyiz. Her geçen gün artan TFF gelirleri ve güçlü mali kaynaklara rağmen bu potansiyelimizi maalesef mevcut yöneticiler çok kötü değerlendirmekteler.  Futbolu kanunla yönetme yetkisine sahip olmamıza karşın, kurumsallıktan uzak, merkeziyetçi ve siyasi bir yapı kurmuş durumdayız. Bölgesel ve yerel yapılanma potansiyelimiz varken, TFF’nin mevcut yönetimi futbol gelişimine yeteri kadar önem vermediği için, hazır ve çözüm odaklı bir beyin takımı maalesef yok.

Rahmetli Gündüz Tekin Onay’ın kurmaya çalıştığı uzun vadeli master plan çöpe atıldı ve sadece profesyonel futbol odaklı bir yönetim anlayışı ile ülke futboluna şekil vermeye çalışılıyor. Bir de bunlara profesyonel kulüplerimizin müflis yapısı ve yanlış yönetim anlayışı eklenince işin içinden çıkılamaz hale geliyor.

Türk futbolunu ileriye götürecek yönetsel vizyon ve önceliklerin belirlenmemiş olması, bütçelerin buna göre planlanmamış olması, alt yapı projelerine yönelik bir pazarlama stratejisi ile sponsor kaynağı eksikliği oluşunca tablo daha da kabus halini alıyor.
Ülke olarak zaten gönüllü çalışma kültürü diye bir şeyi bilmiyoruz. Biz de futbol doğrudan rant kapısı. 3 Temmuz sürecinde de bu çarşaf gibi ortaya çıktı zaten.
Üsütüne üstelik kadın faktörünü futbolla birleştirmeyi hala başaramadık. Kadın futboluna ilgi nerdeyse sıfır. Destekse hiç yok. Çocukların yeteneklerinin keşfedileceği en bariz dal Futsal’dan bahsetmiyorum bile.

İstatistikler yalan söylemez

Her ne kadar gerek  Alex Fergoson ve gerekse de Fatih Terim, “İstatistikler mini etek gibidir. Her zaman gerçeği göstermez deseler de, istatistikler bence yalan söylemez.  
Milli Takımızın bu noktalara nasıl geldiğini bu senenin verileriyle olmasa da önceki senin istatistiki verileriyle size paylaşmak istiyorum. Bu rakamlar 2011 yılının verileri. Aradan geçen bir sene de bu rakamların çok büyük değişikliklere uğradığını hiç sanmıyorum. Rakamlarla konuşacak olursak;

Türkiye Süper Ligi’nde, kadrosunda kendi Gençlik Geliştirme, yani altyapı oyuncusunu oynatma oranı en düşük ülkelerden biri Türkiye. Ülkemiz Avrupa ortalamasının yarısının da altında maalesef. Türkiye’de Gençlik Geliştirme programlarından yetişen oyuncuların yer alma oranı %8,9. Bu rakam Almanya’da  %19, İspanya ise %29.

Bunu kulüpler bazında inceleyecek olursak şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya. Kendi Gençlik Geliştirme programından yetişen oyunculara en az süre verenler, maalesef yine Türk takımları. Bursaspor’un şampiyon olduğu sene de kadrosunda bu gençlere  %15.4 şans vermiş. Bursaspor’u %14.6’le Gençlerbirliği  takip etmiş.

Avrupa’daki rakamları bilmek ister misiniz:  İspanya’da Atletico Madrid %53.5, Real Sociedad %52.7, Almanya’da Bayern %48.8, Eintracht Frankfurt %33.8.

Şampiyonlar ligi finalistlerinin kendi Gençlik Geliştirme programından yetişen oyunculara verdiği sürelerin oranı ise  Barcelona : %47, Manchester United : %43.

Oynadığı ülkeden başka bir ülkede Gençlik Geliştirme programına katılmış oyuncuların oranında ise nasıl olduysa kötülük de liderliği İngiltere’ye kaptırmışız. %58,4 olan İngiltere’yi, %51 ile izliyoruz. Ama malum İngiltere Milli Takımının da durumu ortada.  Almanya’da bu rakam %45.7’lerde İspanya ise Avrupa ortalaması olan %33.6’nın biraz üstünde %37.9 da.

Türkiye'deki profesyonel takımların durumları

Türkiye’deki 128 profesyonel Takımın genlik geliştirme verileri ise korkunç tabloyu gözler önüne seriyor.
•          11 Takım en fazla 1 kategoride GG takımına sahip, 9 tanesinin hiçbir Gençlik Geliştirme kategorisinde takımı yok!
•          62 Profesyonel kulübün futbol okulu yok, 18 tanesinin sadece yaz aylarında futbol okulu faaliyeti var.
•          Sene boyunca futbolu okulu faal olan kulüp sayısı 43. Bu rakam %34’e takabül ediyor. Varın gerisini düşünün
•           Sadece 26 profesyonel kulüp tüm Akademi Ligi kategorilerinde faal.




İşte size bazı yurt dışı verileri

•          Almanya’da U14 takımların büyükler takımlarına oranı %130, bizde bu rakam %40
•          15 milyon nüfuslu Hollanda’nın genç oyuncu sayısı 3.300 kulüpte 600.000 civarında ve bu rakamın yarısı kadarı U12 kategorileri.
•          İngiltere, Almanya, Hollanda, İskoçya gibi bir çok ülke amatör kulüplerde dahil olmak üzere tüm kulüplerini lisanslamaktalar. Kulüplerin katılabileceği ligler/turnuvalar, bazen transfer bedelleri bu lisans sistemi üzerinden değerlendirilmektedir.
•          İngiltere Grassroots bütçesi 100 milyon TL, Almanya bütçesi 125 milyon TL, Fransa bütçesi 66 milyon TL
•          Her ne kadar kıyaslanacak bir ligi olmasa da Avusturya’da naklen yayın giderlerinin kulüplere paylaştırılmasında en az %50 lik bir dilim, Avusturya Gençlik Geliştirme programından çıkan oyuncu sayılarına göre yapılmakta.

 Bu rakamlardan sonra sizce Milli Takımımızın başarılı olma şansı var mı?