15 Şubat 2011 Salı

TFF Cuntası


Çok küçük yaşta sporun içine girmemden midir, yoksa kendimi hep işime vermemden midir bilinmez, hiç sevmedim siyaseti.  X partisinin bir konudaki fikri hoşuma giderken, Y partisinin de bir başka fikri hoşuma gittiğinden, herhangi bir görüşü benimseyemedim. Aynı anda hem X’ci oldum, hem Y’ci. Ama şu bir gerçek ki hep uzak durdum siyasetten ve siyasetçilerden.

Ben gazeteciliğe yazılı iletişimde sadece faksın ve teleksin kullanıldığı, içinde bulunduğumuz iletişim çağının henüz başı olduğu yıllarda, çocuk denecek yaşta başladım.  Efsane Güneş Gazetesi’nde nam-ı diğer “Gecelerin Kartalı” Değer Eraybar yetiştirdi beni.  Değer Baba gazetede spor servisinin gece sorumlusuydu. Ben de onu asiste ediyordum.  Taşra baskısı dönmesine yakın servisin kapısında görünür ve o alaylı ve etkileyici ses tonuyla, “Vakit beyler! Hadi karılarınızın koynuna.  Siz evinize. Şimdi benim çalışma vaktim” derdi. O zamanlar öyle cep telefonuymuş, internetmiş hak getire.  Ama Değer Baba Barcelona’nın Rio da yaptığı kampta, antrenmanda hangi futbolcu kaç gol attı, kim sakatlandı, yönetici ne demiş gibi bilumum haberi alır ve meslektaşlarını atlatırdı. İşte böyle bir gazeteciydi, Değer Eraybar.
Değer Baba, her gece sohbet adı altında bana adeta ders verirdi. Bir gazetecinin yapması ve yapmaması gerekenler, olmazsa olmazlar, meslek ahlakı, etik, insan biriktirme… Daha neler neler…

Rahmetli yine bu rutin sohbetlerden birinde; “Bak Cüneyiiit! (Cüneyt demez Cüneyiiit derdi bana) Sporda siyaset yoktur. Sporun siyaseti kendine özgüdür. O da renklerdir.  Herkes tuttuğu takıma destek verir, onu kollar, başarısı için mücadele eder. Yoksa devlette o bunu kesmiş, falanca iktidar gelmiş, filanca şunu demiş sporcu adamı ilgilendirmez.  Spora siyaset bulaştığı an, o artık spor değildir. Rekabetin sonu gelmiş demektir” demişti.

O zamanlar henüz siyaset spora bu kadar bulaşmamıştı. Kim bilir belki de bulaşmıştı da ben gençliğin verdiği terelellilikle farkında değildim bunun. Ancak bildiğim bir gerçek var ki, son 10 yılda siyaset artık sporun içinde değil, kendisi olmuş durumda. Özellikle futbol buram buram siyaset kokuyor.

Ocak 2008’de yaşanan Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Olağanüstü Genel Kurulu’nda yaşanılanlar daha dün gibi aklımda.  Delegelerin kendi aralarındaki konuşmaları kulağımdan bir türlü gitmiyor. Bu seçimlerde delegelere sandığa girerken iki renk pusula ve zarf veriliyordu ve oy verme işlemi sonrasında kimin hangi renk oy kullandığı apaçık ortaya çıkıyordu.

-Ne yapacağız ağabey, nasıl olacak bu iş?
-Ne olacağı var mı? Paşa paşa gidip vereceğiz pusulayı Göksel’e.
-Olur mu ağabey böyle şey. Nerde kaldı gizli oy açık tasnif? Bu kanun dışı. Sandık odasına yığmaları lazım iki renkte de pusulaları. Adam bana zarfla birlikte veriyor iki renk pusulayı. Böyle olunca ben ne renk kullanmışım apaçık ortada. Bir de kullanmadığım oy pusulasını görmek istiyor. Nasıl bir anlayış bu?
-Kimi kime şikâyet edeceksin? Duymadın galiba dünkü toplantıda konuşulanları. İdiaa’ya aldırmam sizin kulübü. Sonuçlarını düşünerek hareket edin demedi mi? Sana gelmediler mi?
-Sorma ağabey gelmezler mi? Bir tek kulübe gelseler yine iyi. İş yerime de geldi vergi memuru. “Seçimlerden sonra inceleme için yine ziyaret edeceğiz” diyerek gerekli mesajı zaten verdiler. Belediye de suyu kesti, seçim sonrası bakarız dedi. Ama ben buna rağmen hala içime sindiremiyorum ağabey. Çok adaletsiz değil mi bu davranış.
- Sen bilirsin! Ben riski alamayacağım. Kulüpten de vazgeçtim. Zaten bırakacağım. Ama ticari hayatım bitecek alimallah. Sana tavsiyem hiç bulaşma. Bu sefer iş çok ciddi!

İki Anadolu kulübü delegesi arasında geçen bu diyaloğa bizzat şahit olmasam ve yaşanılanları görmesem hayatta inanmazdım. Siyasetin spora nasıl bulaşabildiğini, bu diyalog sayesinde yaşayarak gördüm.  Bu siyaset değildir de nedir?  Bu anlayışla yönetime gelen yöneticiler, çok merak ediyorum ne verebilir Türk Futbolu’na ? Vizyonları, misyonları ne olabilir?

Bugün durum, benim bu diyaloğa şahit olduğum günkünden farklı değil. O gün oy almak için dış güçleri kullananlar, bugün TFF’yi yönetmek için bunu kullanıyorlar. Futbolun asıl paydaşları olan kulüpler ve o kulüplerin olmazsa olmazı taban birlikleri, TFF tarafından değil, bu dış güçler tarafından yönetiliyorlar.
TFF Başkanı Mahmut Özgener geçtiğimiz günlerde yaptığı bir konuşmasında, futbolda demokrasi olmadığından söz etmiştir. Doğrudur! Çünkü Ocak 2008’de Türkiye’de siyasi bir futbol darbesi olmuştur. Bu darbe sonrası darbeci zihniyet TFF yönetimini ele geçirmiş ve demokrasiyi askıya almış, adeta bir cunta yönetimi oluşturmuştur.

Diktatörler güçlerini halktan değil, kendilerini destekleyenlerden alırlar. Nitekim TFF yönetiminin bugün en büyük destekçisi Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ve İBB Başkanı Göksel Gümüşdağ’dır.  

Alan memnun, veren memnun olduğu sürece, değil Galatasaray’ın Beşiktaş’ın, bu diktayı yıkmaya kimsenin gücü yetmez.

7 Ocak 2011 Cuma

Dinamit patlamak üzere


Atalarımız boşuna dememişler “Güneş balçıkla sıvanmaz” diye. Tüm Spor Medyası devekuşu misali kafasına kuma gömmüş olmasına, olanı biteni görmezden gelmesine ve göz yummasına rağmen, gerçekler acı da olsa bir şekilde ortaya çıkıyor. 

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) için önceki yazılarımdan birinde, “Dinamitin fitili ateşlendi. Fitilin boyu çok uzun değil. Dinamit patlarsa hasar çok büyük olur. Birilerinin bu fitili patlamadan söndürmesi gerek” demiştim ve fitilin sönmesi için TFF yönetiminin acilen istifa etmesi gerektiğini iddia etmiştim. Nitekim fitil hala yanmaya devam ediyor hem de hızlanarak

Bildiğiniz gibi, Anayasa Mahkemesi, 5894 sayılı TFF Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun bazı hükümlerini iptal etti. Ankara 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin açtığı davada 5894 sayılı Kanun'un, ''Tahkim Kurulu kendisine yapılan başvuruları kesin ve nihai olarak karara bağlar ve bu kararlar aleyhine yargı yoluna başvurulamaz'' ibaresinin, ''... ve bu kararlar aleyhine yargı yoluna başvurulamaz'' bölümünü, oy çokluğuyla iptal etti.

Kulüplerin, TFF Tahkim Kurulu kararlarını yargıya taşıyabilecek olması beraberinde büyük bir kaosu getirecek. Türk Futbolu bir anlamda en az 15 yıl geriye gitti. Büyük bir yara aldı. Nitekim bu kararın sonu özerkliğin temelini oluşturan 5894 sayılı TFF Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun iptaline kadar uzanabilir. 

Kulüplerimizin en önemli gelir kalemini oluşturan naklen yayın gelirleri de yine Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği madde ile birlikte buharlaşıp uçabilir. Çünkü bu maddenin kalkması bir anlamda havuzun delinmesi anlamına geliyor. Bundan sonra kimse çıkıp milyonlarca doları babasının hayrına Türk futbolu için harcamayacaktır.

Bütün bu sürecin tek sorumlusu bugüne kadar aldığı ve almadığı kararlarla hep tartışma konusu olan TFF Yönetimi’dir.

Tahkim kurullarıyla ilgili düzenleme her ülkede farklı olarak uygulanıyor. UEFA ile FIFA, futbolu doğrudan ilgilendiren konular dışındaki ekonomik problemlerden dolayı yargıya gidilmesine sıcak bakmamasına rağmen, bu tür durumlarda herhangi bir yaptırım ve uyarıda bulunmuyordu. Bu yüzden Tahkim Kurulu’nu her konuda yetkili kılan Türkiye bu konuda bugüne kadar diğer birçok UEFA üyesi ülkeden daha başarılı ve özgürdü. 

Ta ki Ankaraspor ile ilgili verdiği o anlaşılması güç karara kadar.
TFF Yönetimi, TFF’yi imparatorluk gibi görüp padişahlık yapmaya kalkınca, ortaya ileride de onarılması mümkün olmayan hasarlar çıkıyor. Futbol otoritelerinin büyük bir çoğunluğunun haksız bulduğu bir kararla Ankaraspor’ un küme düşürülmesi ve ardından da liglerden ihraç edilmesi, bu sonucun ortaya çıkmasındaki tek nedendir. 

Şimdi ne olacak? Ankaraspor lige nasıl dönecek? Lig yapılanması nasıl oluşacak. Ankaraspor ’un maddi zararları ve manevi zararları nasıl karşılanacak. Zaten açık vermiş olan TFF Bütçesi 200 milyonları bulacak olası bir tazminatı nasıl ödeyebilecek?

Neresinden bakarsanız bakın işin içinden çıkmazsınız. TFF yönetimi, yöneticiliği ellerine yüzlerine bulaştırmış durumdalar.






25 Aralık 2010 Cumartesi

Ekonomiye futbol yükü

Cumhuriyet Spor'da yayınlanan yazım :
 
Türkiye’nin ihracat açığının hızla büyüdüğü ve döviz rezervlerinin her geçen gün azalmaya başladığı şu son günlerde, Türk ekonomisine en büyük darbe futboldan geliyor. Sıradan bir futbolcunun bile rakamlarının milyonlarla ifade edildiği transfer dönemlerinde, yabancı bir futbolcunun kulübe maliyeti, bonservisi, futbolcunun alacağı derken, yaklaşık 2 ila 4 milyon dolar arasında değişiyor.  Ha keza teknik adamların maliyetleri de bunlardan düşük değil. Bu da bir anlamda her yabancı oyuncu ile birlikte, bu kadar dövizin havaya uçması demek. Bu rakamlar bir devlet ekonomisi için küçük görülmekle birlikte incelendiğinde korkunç boyutlara ulaşıyor. 
 
Yeni yayın ihalesi ile birlikte gelirlerini % 126 artıran Süper Lig kulüpleri 360 milyon doları aralarında paylaşıyorlar. Dağıtım formülüne göre şampiyonluk yaşayan 4 büyük kulüp aslan payını alıyor.  Ancak naklen yayın ihalesinden TFF’nin aldığı pay da dahil olmak üzere kulüplerin aldığı, buradan gelen para olduğu gibi yabancılara gidiyor. Nasıl mı? 
İşte size kulüplerin yaptığı yabancı transferlerinden birkaç örnek; Beşiktaş Guti’ ye yıllık 3.6 milyon dolar ödeyecek, Tabata Siyah Beyazlılara 8 milyon dolara mal olmuştu. Queresma ise sadece 7. 5 milyon dolar. Galatasaray Baros için yaklaşık 7.5 milyon dolar, Neill için ise 4 milyon Euro’yu gözden çıkarıyor. 
Fenerbahçe’de ise durum daha da vahim sadece Guiza için harcanan para birçok mütevazı kulübün toplam bütçesi kadar. İki yıl önce 15 milyon Euro bonservis ücreti ödenerek transfer edilen ‘Okçu’ lakaplı İspanyol forvet için bu süreçte sarı lacivertlilerin kasasından tam 23 milyon Euro çıktı. Fenerbahçe’nin satılığa çıkardığı futbolcuya 2 milyon Euo’dan fazla veren olmadı. Diğer kulüplerin ve diğer futbolcuların rakamları da bu saydıklarımızdan farklı değil. Bazı kulüplerimizin istisnai ucuz yabancıları dışında rakamlar 3 aşağı 5 yukarı bu seviyelerde. Bu furyaya TFF de katıldı. Sadece A Milli Takımımızın Part-Time hocası Hiddink’in aldığı rakam primler ve ekstralar hariç,  yıllık 4 milyon Euro. 
Spor-Toto Süper Ligi’nde oynayan takımların, eskiden 6 olan yabancı sayısının bu sezon 8’e yükselmesiyle birlikte, savurganlıkları da arttı. 8 yabancı, yabancı teknik direktör derken kulüplerin bütçesi yetmez oldu. Rekor düzeydeki yayın gelirlerine rağmen, kulüpler yine mali krize girdiler. Özellikle milyarlara varan bütçeleri ile büyük kulüplerimiz gözlerini kırpmadan milyonlarca doları bir çırpıda yabancı futbolculara verebiliyorlar. Hiç şüphesiz başarı için büyük paralar harcamak gerekiyor ama ya sonrası. Sizi rakamlar boğup kafanız karıştırmak istemiyorum. Fakat, Beşiktaş başta olmak üzere Fenerbahçe ve Galatasaray’ın yanı sıra birçok Süper Lig takımı bütçelerini çoktan aşmış durumdalar. 
18 takımlı Süper Lig’de her takımın 8 yabancı oyuncu hakkını kullanması, yabancı teknik direktörün zaten serbest olması, hatta bazı kulüplerin bunu da yeterli bulmayıp yabancı sınırlamasının kalkması yönünde Türkiye Futbol Federasyonu’na baskı yapması bir anlamda intihar etmesi anlamına geliyor. Çok yakında kulüpler kasalarının tam takır olacağının farkında değiller.
Hesap ortada Süper Lig’de 18 takım var. Hepsinin en az 8 yabancı oyuncusu var. ( Türk vatandaşı yaptıkları oyuncular hariç) Bu da 144 yabancı demek. Ortalama olarak her yabancı oyuncunun 3 milyon dolara mal olduğunu varsaysak, en az 432 milyon dolar gibi bir rakam yapıyor. Buna yabancı teknik direktörleri de eklediğinizde alın size 500 milyon dolar ülke dışına gitti demek! Bu da bir ülke ekonomisi için hiç de azımsanacak bir rakam olarak görünmüyor.
Yabancı transferlerine harcanan yaklaşık 500 milyon dolar hem devletin, hem de kulüplerin kasasını boşaltıyor. Digitürk’ün bizlerden aldığı ve kulüplere dağıttığı para, bir şekilde döviz rezervimizin bir miktar daha azalmasına neden oluyor.
Hele bir de madalyonun diğer yüzü var ki, hem ekonomimiz, hem de futbol açısından tam bir felaket. Yabancı futbolcunun ve teknik adamın bu kadar bol olduğu ülkemizde, birkaç futbolcuyu saymazsak, hiçbir teknik adamımız ve futbolcumuz Dünya liglerinde boy gösteremiyor. 
Yani çıkan 500 milyon dolar, giren sıfır. Kısacası ülkemize döviz girmiyor. 
Eğer TFF bu konuda girişimde bulunmayıp çarkı tersine çeviremezse, hem Türk futboluna, hem de Türk ekonomisine katkısı olmadığı gibi zararı olur.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Hiddink'in maaşı bir çorba parası


Ne acıdır ki Türk Futbolu her geçen gün daha da kötüye gidiyor. 

Bir kar rejimi içine sokulan futbolumuzun nereye koştuğunu, kimse cesaret edip anlatamıyor. Daha doğrusu anlatanlar bir şekilde susturuluyor. Çünkü bazı gerçeklerin su yüzüne çıkması bazı kişilerin aşına fena halde su katıyor.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) yazın yapılan mali genel kurulunda, hepinizin yakından bildiği gibi, bir TFF yönetiminin futbol tarihinde ilk kez ibra edilmediğine şahit olmuştuk. Türkiye’nin en büyük gelir kalemlerinden birine sahip olan dev kurumu, milyonlarca dolar gelire, onlarca sponsora ve hatta devletin büyük desteğine karşın zarar içindeydi. Oysaki bir önceki yönetim TFF’yi tarihinin en büyük kârıyla bırakmıştı. Ama gelin görün ki aradan sadece 2 yıl geçmiş olmasına karşın artan sponsorlara rağmen mali tablo içler acısıydı.
TFF yönetimini Haziran’da yine bir genel kurul bekliyor. Futbol kulislerinde konuşulduğu kadarıyla seçimli bir genel kurul olacak bu.  Ortak kanı da mevcut Başkan Mahmut Özgener’in aday olmayacağı, yeni adaylar çıkacağı yönünde.  Muhtemel adaylar arasında adı geçenler, Başbakan’ın ile aile bağları bulunan Aziz Yıldırım güdümlü İBB Başkanı Göksel Gümüşdağ,  Antalya’da seçim kaybettikten sonra yine Başbakan tarafından sahip çıkılan Menderes Türel ve Başbakan’a yakınlığı ile bilinen Hakan Şükür. Haziran’a kadar birkaç tane daha aday çıkması bekleniyor. Bu isimler yıpranmamak için son dakikaya kadar adaylıklarını ulu orta telaffuz etmiyorlar.

İş böyle olunca mevcut yöneticilerin paçası fena tutuştu. Gelecek yönetimde kendine yer bulmak isteyen bazı yöneticiler işi sıkı tutmaya başladılar. Nitekim ibra edilememelerine rağmen istifayı düşünmeyen TFF yöneticileri, mali durumdan rahatsız olmuş olacaklar ki yeni bir tasarruf politikasını benimsemişler. Genel Kurul da delegelere dağıtılacak kitapçıkta bu tasarruftan göğüslerini gere gere bahsederler artık!

Part- time hocamız Guus Hiddink’i, A Milli Takımın başına yaklaşık 4 milyon Avro gibi astronomik bir rakama getiren, maç başına galibiyet primi olarak 300 bin avro ödeyen ve Avrupa Şampiyonası’na Milli Takımımızı götürmesi durumunda 2 milyon Avro ekstra prim ve bir dünya bonus  ile 5 milyon Avroyu gözden çıkarabilen tasarrufçu yöneticilerimiz, TFF çalışanlarının görevli olarak yurt dışına çıktıklarında aldıkları 50 ila 100 Avro arasında değişen harcırahları kaldırmışlar. Bununla da yetinmeyip İstinye’de ki merkez bina dışındaki çalışanlara verilen 15TL yemek parasını da %50 indirim yaparak 7TL’ye çekmişler. 

Hollandalı hocamız için tüm cömertliklerini gösteren ve bu çerçevede part-time hocamızın, Türkiye'ye gidiş gelişlerindeki tüm birinci sınıf uçak biletlerini karşılayan, Türkiye'de kaldığı süre içinde Çırağan'daki konaklama masraflarını eksiksiz olarak ödeyen TFF yöneticileri, söz konusu 50 avroluk harcırah ve 15TL’lik yemek parası olunca bir anda tasarrufa başlıyor.

Huzur hakkı adı altında para alabilmek için, toplantılarının büyük bir çoğunluğunu İstanbul dışında gerçekleştiren, seçilmiş yönetici olmalarına rağmen TFF’den maaş almaktan çekince duymayan, yurt dışı seyahatlerinde oy deposu olarak gördükleri kulüp başkanlarını limuzinlerde taşıyan TFF yöneticileri, çalışanların bu yasal hakkını bir anda yapılacak en önemli tasarruf maddesi olarak benimsemişler.
Detaylara girerek canınızı sıkmak, sizi rakamlara boğmak istemiyorum. Ancak görünen o ki TFF hem maddi, hem manevi açıdan bir çöküşe doğru gidiyor.  

Rakamlarla aram iyi değildir. Ekonomiyi, muhasebeyi hiç bilmem.  Ama sokaktan geçen birinin bile görebileceği gerçekler vardır. Gerçekçi bir tasarruf politikası izlemeyen TFF yöneticileri de, çalışanların yurtdışı harcırahlarından yapacağı kesinti ile milyonlarca dolarlık zararlardan kurtulamayacağını biliyor. Fakat aynı yöneticiler mali tablolarda yapılacak rakamsal oyunlarla zarardan geçici de olsa kurtulmuş gibi gösterilebileceğini, muhasebede 2 kere 2 nin her zaman dört etmediğini çok iyi biliyorlar. Tasarruf, işin dostlar alışverişte görsün kısmı.

Şunu çok iyi biliyorum, yönetimleri boyunca sürekli olarak Başbakanlık Teftiş Kurulu tarafından denetim altında tutulan Haluk Ulusoy ve çalışma arkadaşları, şu anki mevcut yönetimin şuursuzca yaptığı harcamaların binde birini gerçekleştirmiş olsalardı, şu anda kendilerini cezaevinde ziyaret ediyor olurduk.




16 Kasım 2010 Salı

Dinamitin fitili ateşlendi!


Türk futbolunda yapılan yanlışları korkusuzca eleştirdiğimi bilen camia içindeki dostlarım kendilerinin de bildikleri bazı konularda “Şunu neden yazmıyorsun? Bunu neden yazmıyorsun?” şeklinde sürekli sorular soruyorlar. Evet haber değeri çok büyük olan ve yazdığımda yeri göğü inletecek oldukça fazla bilgiye sahibim. Bunların birçoğu çok gizli ve önemli. Ancak öncelikle şunu belirtmeliyim ki, asla kişisel çıkarlarım uğruna Türk Futbolu’na zarar verecek şeyleri kaleme almam. Türk Futbolu’na ve içinde bulunduğumuz sektöre zarar verenlere ise hiç tahammülüm yok. Doğruluğuna inandığım konularda hiçbir güç beni durduramaz. 

Malum önümüzde Hollanda ile yapılacak bir milli maç var. Part-Time Hollandalı hocamız yep yeni bir aday kadro açıkladı. Değişimi destekleyen isimler bile bu kadar köklü bir değişimi beklemiyorlardı. A Milli Takım aday kadrosu açıklanmadan önce A Milli Takımımızın gölge Teknik Direktörü Oğuz Çetin, A Milli Takımın geniş kadrosu içinde yer alan Tuncay’ından Halil’ine, İbrahim Toraman’ından Semih Şentürk’üne, Emre’sinden Mevlüt’üne ve Nihat’ına kadar gedikli isimleri tek tek arayarak, bunun bir hazırlık maçından çok deneme maçı olduğunu söyledi. Milli takımda bir gençleştirme çalışması yapıldığını ve bazı genç oyuncuları takıma kazandırmak için farklı isimlerin kadroya çağrıldığını futbolculara açıklayan Çetin, kadroda isimlerinin olmamasını fazla önemsememeleri gerektiğini açıklayan bir telefon konuşması yaptı. 

Mesut Özil’in Almanlara kaptırılmasının etkisinden olacak, bu kez kadro oluşturulurken yurt dışında top koşturan gurbetçi futbolcular revaçta. Oynadığı futbolla İspanya’da isminden söz ettirmeyi başaran ancak Milli Takım kriterlerine uymayan! Mehmet Topal yenilenmiş kadroda, hem de hazırlık maçı olmasına rağmen düşünülmedi. Ya Part-Time hocamızın ya da gölge teknik direktörümüzün gözüne girebilmiş değil. Yani görünen o ki geniş kadrodan da aforoz edilmiş durumda. Aynı şekilde Bursaspor’un yetenekli oyuncusu Volkan Şen de yine kriterlere uymayan oyuncular arasında. 

Oyuncu isimleri tercih meselesidir. Saygı duyulması gerekir. Ancak bir milli takım yetkilisinin futbolcuları tek tek arayarak bu kadronun deneme amaçlı kurulduğunu söylemesi kabul edilesi bir durum değildir. Kaldı ki bu amaç için A2 adı altında yeni bir milli takım kurulmuşken. A Milli Takım deneme tahtası değildir. Değişiklikler ve revizyonlar bile bir usulü olmak zorundadır.
Fatih Terim zamanında oynayacak rakip bulunamadığı gerekçesiyle kapatılan A2 Milli Takımı Guus Hiddink tarafından yeniden hayata geçirildi. Rakip bulunamadığı zaman göğsüne Ayyıldız yerine Federasyon logosu takılacak formalarla, kulüp takımları ile karşılaşmalar yapılacakmış. Kenarda köşede kalmış, kendini gösteremeyen futbolcuları kazanmayı hedefleyen bu takım bir anlamda Türk Futbolu’nun stepnesi olacak. En azından olması gereken bu.

Türkiye’de 600’e yakını aktif olmak kaydıyla, 800’ün üzerinde teknik direktör ve yine yaklaşık 13.000 (onüç bin) Türk antrenör var. Bu antrenörlerin 2000’i UEFA standartlarında diplomaya sahip. Takımlarımızın içinde bulunduğu ekonomik nedenlerden dolayı birçoğu işsiz. Bu arada bu teknik direktörler, her sene TFF tarafından düzenlenen ve katılımı ücretli olan seminere katılmadıkları takdirde Türkiye’de takım çalıştıramıyorlar. İşsiz durumdaki birçok çalıştırıcı bu seminere katılabilmek için bankadan kredi çekmek, aracını satmak gibi yollara başvurmak zorunda kalıyor.

Hal böyleyken Türk Futbolunu geliştirmek ve bu sektör çalışanlarını ayakta tutmak birinci vazifesi olan Türkiye Futbol Federasyonu’nun A2 Milli Takımı’nın başına getirmeyi düşündüğü isim kim dersiniz? Sıkı durun! Yardımcılığını Hollanda kökenli teknik direktör Fuat Usta’nın yapacağı bu isim, yine bir Hollandalı. Alınan başarısız sonuçlar sonrası Hollanda basını tarafından sert bir şekilde eleştirilen Guss Hiddink’i, verdiği demeçlerle ölümüne savunan, Fenerbahçeli eski futbolcu Van Hooijdonk.

Kulüp başkanlarına şirin gözükmek ve koltuğunu koruyabilmek için Süper Lig’i yabancı cenneti haline getiren Mahmut Özgener ve ekibi adeta milli takımların altına dinamit koymuştu. Şimdi de onların milli takımın başına getirdiği isim bu dinamiti yaptığı icraatlerle ateşliyor. Yakında Flemenkçe bilmeyenler TFF’nin kapısının önünden geçemez hale gelecekler. 

Bütün bunlar olup biterken futbol ailesinin bireylerinin sessiz kalmasına anlam veremiyorum. Gerek Profesyonel Futbolcular Derneği, gerek Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği gerekse de Türkiye Futbol Adamları Derneği olup bitenleri sadece izlemekle yetiniyorlar. 

Fitilin boyu çok uzun değil. Dinamit patlarsa hasar çok büyük olur. Birilerinin bu fitili patlamadan söndürmesi gerek!

16 Ekim 2010 Cumartesi

2012’yi bekleme Emre…

Cumhuriyet Spor'da yayınlanan yazım :

Mesleğe çocuk denecek yaşta başladığım için jenerasyon değişikliklerini de en fazla yaşayan gazetecilerdenim. Futbol camiasına ilk girdiğimde hemen hemen herkese ağabey diyordum. Tanju Ağabeyler, Rıdvan Ağabeyler yerlerini daha sonra Tugaylara, Bülentlere bıraktılar. Sonra onlara Fatih Akyel, Oktay Derelioğlu gibi bana yaşça daha yakın kardeşlerim ilave oldu. Kiminin arkadaşı kiminin kardeşi, kiminin basın danışmanı, kiminin ağabeyi olduğum Hakan Şükürlü, Rüştü Reçberli dönem geldi sonra. Ardından bir baktım ki artık herkes bana ağabey demeye başlamış.

Milli Takımlarda çeşitli görevlerde bulunduğum 11 yıllık dönemde, futbolcuların hemen hepsi ile çok samimi ilişkiler içindeydim.  Herkesin tatmayı isteyeceği çok güzel şeyler yaşadım. Üzüntüyü de sevinci de doruklarda hissettim. TFF’de görev yaptığım bu süreçte gazeteciliğimi evde bıraktım. Bir gazeteci için haber değeri olan şeyleri yok saydım. Görmedim, duymadım, bilmedim! Hep kol kırıldı, yen içinde kaldı. Evde eşim bile kamplarda neler yaşandığını benden öğrenemedi. Yaşanılan her anı eksiksiz görüntülememe ve bu görüntülerin çok değerli olmasına rağmen, hem karakterim hem de mesleki anlayışım, çektiğim görüntüleri profesyonelce kullanmaya itmedi beni. Oysaki 30 saniyelik bir görüntü bile beni zengin edebilirdi. Bu konuda çok astronomik teklifler aldığım oldu. Umursamadım bile.

Futbolculara bir gazeteci gibi değil bir arkadaş gibi yaklaştım. Mesleğim değil, duygularım hep ön plandaydı. Sırları hep sakladım. Bugün bile bildiklerimin yarısını yazsam ya da paylaşsam yer yerinden oynar.

Bir kez dahi herhangi bir milli futbolcu ile tartışma yaşamadım, ta ki TFF’den ayrılıncaya kadar.

Mart 2008’de TFF’den ayrıldıktan sonra, oynanan bir maç milli maç öncesinde Emre Belözoğlu, Gökdeniz Karadeniz’le Milli Takım otobüsünde kavga etmiş. Bu bir şekilde benim meslektaşlarımın kulağına gitmiş. Birkaç gazeteci arkadaşım da bana bunu doğrulatmak için telefon açtı. Onlara artık Milli Takım’da çalışmadığımı böyle bir şeyden haberim olmadığını, çalışıyor olsam dahi böyle bir bilgi veremeyeceğimi, ancak her takımda ufak tefek tartışmaların olabileceğini ve bunun da gayet normal karşılanması gerektiğini anlattım. Olaydan gerçekten de haberim yoktu.

Generaller bile ordudan ayrılınca 4-5 yıl hükmü geçermiş. 11 yıl TFF’de ve Milli Takımlarda çalışınca ister istemez içerden bilgiler size bir şekilde ulaşıyor. Kapatır kapatmaz Milli Takım’daki dostlarımı arayarak, olayın doğru olduğunu öğrendim. Ben hiç kimseye tek kelime söylememe rağmen, ertesi gün birçok gazetede bu haber vardı.

Akşamüstü telefonum çaldı. Karşımda Emre Belözoğlu vardı. Kendisinden hiç beklemediğim bir üslupta, beni gazetelere haber sızdırmakla suçluyor ve benden hesap soruyordu. Yıllarca kendisinin internet sitesini hazırlamış olduğumu, hakkında çok fazla bilgiye sahip olmama rağmen hiç bir bilgiyi kimseyle paylaşmadığımı ve onu gerçekten çok sevdiğimi unutmuş, böylesi basit bir konu için ağzına geleni söylüyordu. Çok kırılmış, üzülmüş ve içerlemiştim. Kendisini bu haberi sızdırmadığım konusunda ikna edip etmediğimi bilmiyorum, ama o gün benim için Emre Belözoğlu kalbimde bitmişti. Kaldı ki ben TFF’den ayrıldığım andan itibaren mesleğime geri dönmüş, gazeteci kimliğime bürünmüştüm.

Azerbaycan maçı sonrasında Milli Takım’daki bir futbolcu dostum beni arayıp, maç öncesi ve maç sonrası yaşanan tatsız olaylardan bahsetti. Oğuz Çetin’in ve bazı futbolcuların sabotaj iddiasından tutun da, kamp içindeki gerginliklere kadar aslında o kadar çok şey söyledi ki, hangi birini yazacağımı şaşırdım.  Ancak işin ilginci hemen hemen her anlattığının altında, başrollerde yine Emre Belözoğlu vardı. İsmini öldürseler söylemeyeceğim bu futbolcu kardeşimin anlattıklarını dinledikten sonra, Milli Takım’la ve Emre ile ilgili bir sırımı, kısıtlı bir şekilde de olsa sizlerle paylaşmaya karar verdim.

2006 Dünya Kupası elemelerinde İsviçre ile oynadığımız baraj maçının ilk ayağında İsviçre’de 2-0 yenilmiş ve umutlarımızı İstanbul’daki maça bırakmıştık. Ancak ortalık çok gergindi. İsviçre’de yaşadığımız bazı tatsız hadiselerden dolayı, İsviçreliler kötü bir şekilde karşılanmıştı ve maçta da bir takım hadiselerin çıkacağı gün gibi aşikârdı. Milli Takım kampında ise İsviçre Milli Takımı’ndaki birçok futbolcu ile arkadaş olan gurbetçi futbolcularımız bu durumdan oldukça rahatsızlardı. Bunu takımdaki diğer arkadaşları ile paylaştıklarında başta Emre Belözoğlu olmak üzere tepki aldılar. Adeta maç öncesinde bir guruplaşma olmuştu. Yurtdışında doğup halen orada oynayan gurbetçi oyuncularımız ile yerel ligimizde oynayan veya yurtdışına transfer ile gitmiş oyuncularımız arasında maç öncesinde başlayan bu kutuplaşma, maça da olumsuz yansımıştı.


Hepinizin bildiği gibi maç istemediğimiz bir skorla 4-2 bitti. Hakemin son düdüğü ile birlikte saha karıştı. Futbolcularımız İsviçreli futbolculara saldırdı.  Devre arasında soyunma odası koridorunda rakibine attığı tekmeyi hakemin görmezden gelmesine rağmen, maç sonrasında çıkan olaylarda Emre Belözoğlu yine başrollerdeydi. Olaylar esnasında çektiğim görüntüleri sonradan sakin kafayla izlediğimde, bunun daha da farkına vardım.

Hırçınlığıyla bilinen hiç umulmadık isimler olayları yatıştırmak için mücadele ederken, sakinliği ve olgunluğu ile tanınan bazı isimler olayları daha da tırmandırıyordu. Bu sırada ise gurbetçi futbolcularımızdan Hamit ile Halil İsviçreli bir meslektaşını kolundan tutmuş, olaylardan kaçırarak soyunma odasına kadar refakat etmişlerdi.

Hamit soyunma odamıza döndüğünde ise onu tatsız bir sürpriz bekliyordu. Takım arkadaşı Emre Belözoğlu, Hamit’in yakasına yapışmış duvara doğru itiyor ve neden İsviçreli futbolcuları koruduğunun hesabını soruyordu. Hamit ise büyük bir olgunluk göstererek, kavga etmek ya da karşılık vermek yerine, Emre’yi sakinleştirmeye ve kendinden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Hamit ile aynı düşüncede olmasına rağmen diğer gurbetçi futbolcular ikizi Halil ve Nuri, Emre’ye tepki göstermeden araya girip iki arkadaşı ayırıyor, olayları yatıştırıyordu. Sonrasında bu iki futbolcu arkadaşları ve hocaları tarafından birkaç dakika sonra barıştırıldı.

Bu olay sonrasında Emre ile diğer gurbetçi futbolcuların arası hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Gözle görülür bir soğukluk oluştu. Azerbaycan maçından sonra Emre’nin, Hamit, Halil ve Nuri ile yaşadıklarının ve yaptığı açıklamaların temelinde de bu olay yatıyor.

Aslında Emre’nin hırçınlığı her geçen gün daha da arttı. Çevresindeki herkesi, hatta kendi arkadaşlarını bile potansiyel bir düşman olarak görüyordu. Birçok sohbette “Benim annem- babam ve birkaç aile bireyim dışında gerisi yalan. Herkes menfaat peşinde. Aynı formayı giydiğin arkadaşlarına bile güvenmeyeceksin. Bunlar gelip geçici. Kimseye güvenmiyorum” şeklindeki sözlerini kendi ağzından bizzat duydum. Bu ve benzeri sözler bile Emre’nin ruh halini dışarıya en iyi şekilde yansıtıyor.

Emre, Azerbaycan maçı sonrasında Euro 2012 elemeleri sonrasında Milli Takım’ı bırakabileceğini açıkladı. Açıkçası ben bu psikolojik haliyle Emre’nin Milli Takım’a ve hatta kendi takımı Fenerbahçe’ye bile çok da faydalı olacağı inancında değilim.
İlk başta da dediğim gibi benimle birlikte mezara gidecek birçok sır var. Ama bu anlattığım onlardan biri değil. Azerbaycan karşısında alınan mağlubiyet sonrası içim çok acıdı. Milli Takım’da başta yönetim ve Hiddink olmak üzere değişmesi gereken çok şey var. Ancak yukarıda kaleme aldığım konunun da bir an önce dikkate alınması gerektiği inancındayım.
İlk tanıdığım halini çok sevdiğim kardeşime seslenmek ve bir çağrıda bulunmak istiyorum:

Sevgili Emre 2012’yi hiç bekleme bence, yarın bırak Milli Takım’ı… Bu hem senin yararına hem de Milli Takım’ın yararına olur. Böylece hem sen huzura kavuşursun hem de Milli Takım.