20 Temmuz 2010 Salı

TFF Genel Kurulu iptal edilecek (mi)?


Türkiye Futbol Federasyonu’nun özerk olduğu tarihten bugüne kadar, yapılan bütün genel kurullarda çeşitli görevlerle bir şekilde yer aldım. Özellikle son 10 yılda yapılan tarihi kongreleri en yakından yaşayan ve tarihe tanıklık yapan insanlardan biriydim. Kavga da gördüm, coşku da… İhanet de gördüm, destek de... Ama hiçbir zaman görmediğim sahneyi bu kez üzülerek de olsa gördüm.  Maalesef TFF tarihinde ilk kez ibra edilmedi. Hem de usulünce yapılmayan ve kuvvetle muhtemel iptal edilecek olan bir Genel Kurul’da.
Aslına bakarsanız böyle bir gelişmeyi ben bekliyordum açıkçası. Görünen köy kılavuz istemiyordu. Genel Kurul öncesinde delegelere gönderilen mali raporlarda her şey apaçık ortadaydı.  TFF tarihinde mali tablo ilk kez zarar gösteriyordu.  Türkiye’nin en büyük gelir kalemlerinden birine sahip olan dev kurumu, milyonlarca dolar gelire, onlarca sponsora ve hatta devletin büyük desteğine karşın zarar içindeydi.  Raporları defalarca incelememe rağmen bu olumsuz tabloya bir türlü anlam veremedim.  Oysaki bir önceki yönetim TFF’yi tarihinin en büyük kârıyla bırakmıştı. Ama gelin görün ki aradan sadece 2 yıl geçmiş olmasına karşın artan sponsorlara rağmen mali tablo içler acısıydı. 

Peki, Genel Kurul neden iptal edilecek? Neden böyle bir beklenti var? Nedeni çok basit! Çünkü Genel Kurul yetkisini kanundan alıyor. Oysaki bu kanun bu kez ayaklar altına alındı; 

Statüde
Türkiye Futbol Federasyonu Statüsü”nün “Genel Kurul’un Niteliği ve Oluşumu” başlıklı 21. Maddesi 1. Fıkrasında,Genel Kurul, TFF üyelerini temsil eden delegelerden oluşur ve TFF’nin en yetkili karar organıdır.”  ve 2. Fıkrasında,Sadece usulüne uygun olarak toplanan bir Genel Kurul karar alma yetkisine sahiptir.hükümleri yer alır. Yine aynı maddenin 4. Fıkrasında TFF, Genel Kurula ilişkin işlemleri Genel Kurul İç Tüzüğüne uygun olarak yapar. hükmü ile bu genel kurula ilişkin işlemlerin iç tüzüğe göre yapılması gerektiği öngörülmüştür. Bu statünün 22. Maddesinin “Delegeler ve Oylar” başlığı altında düzenlenen maddesinde ise Genel Kurulun, çağrı tarihindeki belirtilen delegelerden oluştuğu belirtilmektedir. Bu maddenin (h) bendinde ise delege olarak Federasyon üyesi Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği başkanı ile beş delegeden bahsedilmektedir. Aynı maddenin 2. Bendinde “DELEGELERİN, TEMSİL ETTİKLERİ ÜYENİN YETKİLİ ORGANI TARAFINDAN TAYİN EDİLMİŞ VEYA SEÇİLMİŞ OLMASI ZORUNLUDUR. Delegeler, Genel Kurulda talep edilmesi halinde bu durumu kanıtlayan delil sunmakla yükümlüdürler.”
denilmekteyken, Genel Kurul’da Faal Futbol Hakemler Derneğinin Başkanı ve yetkili kıldığı 5 delege yer almamaktaydı. Bu üye derneğe, Genel Kurul İç Tüzüğü hükümlerine göre de gerekli tebligatlar yapılmamıştı. Bu nedenlerle; Statü de açıkça belirtildiği üzere sadece usulüne uygun olarak toplanan Genel Kurul karar alma yetkisine sahip olacağından ve bu Genel Kurul usulüne uygun toplanmadığından Genel Kurulun iptal edilmesi gerekmektedir.
Nitekim bu konuda Genel Kurul’un iptali ile ilgili bir dava açılmış durumda ve 13 Ekim’de duruşması yapılacak. Elbetteki Türk Adaleti en doğru kararı verecektir. Buna en ufak bir şüphe yok. Buradaki asıl soru, neden bu duruma gelindi?
 Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım ve İBB Başkanı Göksel Gümüşdağ tıpkı bir önceki kongrede olduğu gibi yine başrollerdeydi. Bütün kongrede herkes onların ağzının içine bakıyordu. Onların ve onlara yakın kişilerin belirlediği isimlerden oluşan Divan Başkanlığı muhteşemdi! Divan Başkanlığı verilen önergelerin tümünü inanılmaz bir kıvraklıkla bertaraf etmeyi ve TFF yönetimini kollamayı başardı! Ankaraspor delegeleri, Divan Başkanlığı’na 13 sorudan oluşan bir soru önergesi verdi. Bu 13 soruda içinde bulunulan mali tablo ve yönetim ile ilgili çok ciddi sorular vardı. Divan Başkanlığı TFF Yönetimi’nden statü gereği bu soruları anında yanıtlamasını istemek yerine, traji-komik bir şekilde bunu yazılı olarak yanıtlamasını uygun gördü. Oysaki bu usulen yanlıştı.
Sonuçta 5 Ankaraspor delegesi ile bir TFF eski yöneticisi toplam 6 delege TFF’yi ibra etmedi. Kim bilir belki de sorulan bu sorular, tatmin edici olarak yanıtlanmış olsaydı, bu delegeler her şeye rağmen TFF’yi  ibra edecekti. Hatta bu Genel Kurul’un delege yapısının statüde belirtilen şekilde usulüne uygun olarak oluşturulmamış olmasına ve muhtemelen 13 Ekim’deki mahkemede iptal edilecek olmasına rağmen.
Bakalım zaman ne gösterecek. Hep birlikte göreceğiz.

11 Temmuz 2010 Pazar

Devlet uyuma, kulübüme sahip çık

Gençleri kötülüklerden, alkolden, uyuşturucudan ve sigaradan uzak tutmanın en iyi yolu hiç şüphesiz spordur. Sanatsal ve kültürel aktiviteler de hiç şüphesiz spor kadar önemli olsa da, bu konuda sporun eline su dökemezler. Spor yapan kişi sosyal yaşantısına dikkat etmek, bedensel ve ruhsal olarak daima hazır olmak zorundadır. Bu nedenle her türlü kendine zarar verecek unsurlardan doğal olarak uzak durmaktadır. Sporcu Alkolden ve uyuşturucudan uzak durur. Sosyal çevresi genişler. Saygıyı ve ahlakı yaşayarak öğrenir.  

Nitekim Devletimiz de Anayasamızın 59. maddesiyle sporun geliştirilmesini sağlamak zorundadır. 59. Madde aynen şu şekildedir;  Devlet, her yaştaki Türk vatandaşlarının beden ve ruh sağlığını geliştirecek tedbirleri alır, sporun kitlelere yayılmasını teşvik eder. Devlet başarılı sporcuyu korur.

TAPDK diye bir kurumun adını duydunuz mu hiç? Varlığından haberdar mısınız?
Birçoğunuzun bu harf yığının ne anlama geldiği konusunda bir fikri olduğunu sanmıyorum. Hatta ilk kez duyduğunuzu iddia bile edebilirim. TAPDK,  Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun kısaltılmış hali. Yani devletin bir kurumu, bir anlamda DEVLET. Bu kurum düşünmüş taşınmış, gençlerimizi alkolden korumanın en iyi yolu nedir deyip bir dizi düzenleme hazırlamış.
TAPDK yeni düzenlemeleri nedeniyle uzun yıllardır Türkiye Basketboluna hizmet veren Efes Pilsen Spor Kulübü, kapanma tehlikesiyle yüz yüze bulunuyor.
Peki Efes Pilsen deyince aklınıza ne geliyor?
Şuna yüzde yüz eminim ki bu satırları okuyan herkesin ağzından bu soru karşısında, Basketbol, Koraç Kupası, Hidayet, Avrupa’da başarı gibi sportif kelimeler dökülüyor. Kimsenin aklına ilk planda alkollü bir içki markası geldiğini sanmıyorum.
Hepiniz biliyorsunuzdur ama ben bilgilerinizi tazelemek adına yer avantajımı da kullanarak bir kez daha hatırlatmak istiyorum.
 Ülke sporunun gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla 1976 yılında kurulan Efes Pilsen Spor Kulübü, kurulduğu günden beri sayısız başarıya imza attı. Türk spor tarihinde ilk kez bir Avrupa Kupası kazanan takım olma unvanını alan Efes Pilsen Spor Kulübü, birçok kez Türkiye Şampiyonluğu, Cumhurbaşkanlığı Kupası ve Türkiye Kupası kazandı ve defalarca yurtdışında Türkiye’yi başarıyla temsil etti. Altyapı takımlarında oynayan sayısız oyuncusu ile Türk Milli Basketbol takımlarına sürekli oyuncu yetiştiren Efes Pilsen ayrıca FIBA ve NBA nezdinde Avrupa’nın en prestijli basketbol takımı. Son derece başarılı bir sosyal sorumluluk örneği olan Efes İle İlk Adım Basketbol Okulları ile birçok ilimizde binlerce genci ücretsiz olarak basketbol ile tanıştırdı ve hayatlarına sporu soktu. Efes Pilsen Basketbol Kulübü’nün Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile ortaklaşa düzenlediği Efes İle İlk Adım Basketbol Okulları, 31 ilde 33 merkezde yaklaşık 15 bin gence ücretsiz basketbol eğitimi verdi.
İşte böyle bir marka Efes Pilsen.  Ticari markasının çok üstüne geçmiş olan sportif bir marka. Yılda yaklaşık 40 milyon dolara yakın spora para akıtan belki de tek marka.

İşte bu adını ilk kez duyduğunuzu sandığım TAPDK’nın yeni düzenlemesinin yasalaşması halinde, metnin 24. maddesinin (e) fıkrası ile yıllardır Türkiye’de basketbolun gelişimine büyük katkılar sağlayan Efes Pilsen Spor Kulübü’nün faaliyetleri sona erdirilecek. Bu düzenleme, aralarında her yıl başarıyla düzenlenen ve Türk Milli Basketbol Takımı ile diğer ülke milli basketbol takımlarının katıldığı Efes Pilsen World Cup organizasyonunun bulunduğu diğer spor sponsorlukları da sonlandıracaktır.
 
Yahu sen Devlet olarak sporu destekleyecek yeni sponsorlar bulacağına, hatta alkolü içecek markalarını bu konuda zorunlu olarak sporun içine çekeceğine, uzaklaştırıyorsun. Bu nasıl bir anlayış, nasıl bir mantık!


21 Haziran 2010 Pazartesi

Bir barışma hikayesi...

Gündüz Tekin Onay futbolun Atatürk’üydü dersem sanırım abartmış olmam.  Türk futbolunda yaptığı sayısız devrim niteliğindeki çalışması, tarzı, konuşmaları, çalışma prensibi, disiplini ve en önemlisi futbol sevgisiyle farklı biriydi O. 
Hayatımda tanıdığım en çalışkan insandı. Sanırım Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) tarihi boyunca Gündüz Tekin Onay gibi çalışkan bir profesyoneli olmamıştır. Sabahleyin tan yeri ağarırken gelirdi TFF’ ye. Normal mesai saatine kadar tek başına çalışırdı. Bu saatleri altın saatler olarak nitelendirir ve “En verimli çalışmalarımı bu zaman diliminde yapıyorum” derdi.  
Bürokrasiden nefret ederdi. “Çözümün anahtarıyız” sloganı ile pratik çözümler üretirdi. Zamanın TFF Başkanı Haluk Ulusoy ile olan ilişkisi ise sıra dışıydı. Ulusoy’u Türk futboluna kazandırmış olmanın ayrıcalığı ile Başkan üzerindeki etkisi çok büyüktü. Türk futbolu için devrim niteliğindeki birçok kararı yönetimden pratik şekilde geçirmesinde hiç şüphesiz bu iyi ilişkinin de rolü vardı. Haluk Ulusoy’a sık sık özel mektuplar yazar ve kişisel yorumlarıyla gidişatı değerlendirirdi. Yanlış giden şeyleri söylemekten hiç kaçınmaz, ağır eleştirilerde bile bulunurdu.
Ofisinde çalışma masasının hemen arkasında, çalıştığı kulüplerin ve de kazandığı başarıların üzerine işlendiği bir kupa vardı.  Zaman zaman bu kupayı çıkartır, işte tüm hayatım burada derdi.  Onun futbola olan sevgisi, bildiğim bütün sevgilerden çok daha farklıydı. Futbol için ölümü bile göze alabilirdi. Nitekim hasta yatağında, ölüm döşeğinde bile futbol aşkı hiç bitmemişti. Yeni yıldızların yetişmesi, çocukların futbolu daha çok sevmesi için son nefesine kadar futbol için çalışmaya devam etti. Doktorlarının şiddetle dinlenmesini söylediği hastalığının ileri evrelerinde bile evden TFF’ deki işlerini götürmeye gayret etti. Eksiklikleri, hataları o halde bile gördü ve düzeltti.
Adanaspor’ la duygusal bir bağı vardı. Kulüpten bahsederken sanki çocuğundan bahsediyor gibiydi ve adeta gözlerinin içi gülüyordu. En büyük hedeflerinden biri tekrar bu kulübün başına geçerek, Adanaspor’ un adını Avrupa’da duyurmaktı.  Yaşadığı kriz ve özel nedenlerden dolayı Adanaspor’un profesyonel liglerden ihracı gündeme geldiğinde, bu sorunun çözümü için birçok formül üretti. Çalmadık kapı bırakmadı. Bayram Akgül ile ilk kez kendi evinde bir araya geldiğinde, ben de oradaydım.  Bayram Akgül arda arda şampiyonluk sözü ve sınırsız destek vereceğini söylediğinde mutluluktan havalarda uçuyordu.  Başkan Akgül’e “Takım Süper Lige çıkınca başkan ben olacağım ona göre. Kendi ekibimi kurar, onlarla çalışır seni de artık fahri başkan yaparım” takılırdı.
Onun, o amansız hastalığa yakalanmasına neden olan sigaraya olan bağlılığı, gerçekten hayret vericiydi.  Uykuyu hiç sevmez, yaşamda kaybedilmiş zaman olarak düşünürdü. Sigaraya olan bağımlılığını da “Bir tane daha fazla sigara içebilmek için dayanabildiğim kadar uyanık kalıyorum ve bir an önce sigara içebilmek için erkenden uyanıyorum” diye anlatırdı.  Hastanede yattığı dönemde, ziyaretçilerinden zorla edindiği sigaraları, yaramazlık yapan bir çocuk gibi doktorlardan ve hemşirelerden çekinerek, odasındaki tuvalette gizli gizli içerken aldığı keyifi dün gibi hatırlıyorum.
Daha önce hiçbir yerde açıklamadığım ve kimsenin bildiğini sanmadığım bir sırrımı bu satırlarda sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu sırrı açılmak konusunda çok tereddüt ettim, ancak tarihi bir olaya aracılık etmiş olmam nedeniyle açıklamamda bir sakınca olmadığını düşündüm.
Gündüz Tekin Onay, TFF’de ikinci kez göreve geldiğinde Fatih Terim ile araları sudan bir sebepten dolayı açıktı. Gündüz Hoca, Fatih Hocayı çok sevmesine karşın, tarzını benimsemiyor ve çevresiyle olan ilişkilerini her fırsatta eleştiriyordu.  En çokta etraflarında bulunan yağcılara çok kızıyordu.  Sohbetlerimizde de buna atıfta bulunarak ,“Fatih’le benim aramdaki en büyük fark ne biliyor musun? Fatih, kendisine ‘İmparator’ denince inanıyor ve havaya giriyor. Bense bana yapılan övgülere gülüp geçiyor ve daha çok işimin olduğunu düşünüyorum” derdi.
Fatih Terim’le güçlerini birleştirdiklerinde neler yapabileceklerinin her ikisi de farkındaydı. Ama daha önce onun hocalığını yapmış ve onu ilk milli takım almış olan biri olarak ilk adımı önce ondan bekliyordu. Fatih Hoca da aralarında yaşadıkları olayda kendini haklı gördüğü için buna pek sıcak bakmıyor aksine ilk hareketin ondan gelmesini bekliyordu. Bu durum TFF’nin Beylerbeyi’nde çalışan tüm personeli için de kâbusu olmuştu.  Herkes iki dev ismin arasında sıkışmış kalmış ve nasıl davranacakları konusunda sıkıntılar yaşamaya başlamıştı. TFF içinde, Gündüz Hocanın adamları ve Fatih Hocanın adamları şeklinde, insanlar sınıflanmaya başlamıştı. Bu durum yöneticileri de rahatsız ediyordu. İkisinin barışması için araya bir sürü aracılar sokuldu. İkisinin de katılması gereken toplantılar konuldu. Ama ikisi de Nuh diyor, Peygamber demiyordu.  Bütün çabalar sonuçsuz kalıyor, bir türlü barışmıyorlardı. 
Bense hem Gündüz Hocanın, hem de Fatih Terim’in Medya Danışmanlığını yapan biri olarak bu duruma çok üzülüyordum. İkisine de çok yakın biri olarak durumdan kendime vazife çıkardım ve kendimce bir formül bularak, bunu uygulamaya soktum. Gündüz Hocanın ağzından bir mektup yazarak Fatih Hocaya, Fatih Hocanın ağzından da bir mektup yazarak Gündüz Hocaya verdim. İkisi de bu mektubu benim yazdığımın farkına varmadı. Çünkü ikisinin de tarzına çok hâkimdim ve yaşadıkları olaydaki yumuşak karınlarının ne olduğunu çok iyi biliyordum.
Bu mektuplar aralardaki buzların erimesine ve kendi gerçek mektuplarını yazmalarına neden oldu. Zaten takip eden ilk toplantıda barıştılar. Barış sonrasında da devrim niteliğinde projeleri birlikte uygulamaya başladılar.
Bugün bile Türk Futbolu o gün uygulamaya geçen projelerin meyvesini yiyor.
Gündüz Hoca ile ilgili anılarım, düşüncelerim sayfalara sığmayacak kadar çok. Tek bildiğim şeyse, hayatımdaki en büyük eksiklerimden birinin onu geç tanımak olduğudur. Öz Babam gibiydi, onu çok özlüyorum.  Nur içinde yat!

6 Haziran 2010 Pazar

Lobi sevgi ve gönül işidir

Türk futbolu tarihi bir fırsatı elinden kaçırdı. EURO 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapamayacak olmamamızın verdiği derin üzüntü içindeyim.

Gerek Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve gerekse Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan nezdinde devletimiz tüm girişimlerde bulunup, üzerine düşeni fazlasıyla yaparak Türkiye Futbol Federasyonu’na gerekli tüm desteği gösterdi.  Türkiye Cumhuriyeti bugüne kadar tarihinin hiçbir döneminde yapılmayanı yaparak, bir futbol turnuvası için bir milyar dolar garanti verdi. Bu bile böylesi bir yarışta başlı başına öne geçme sebebidir.  
 Bu noktada Türkiye Futbol Federasyonu’nun hazırlık aşamasında gerekli lobi çalışmalarını hakkıyla yerine getirmeyerek, bu önemli organizasyonun Türkiye’nin elinden kayıp gitmesine neden olduğunu düşünüyorum
Bu tür adaylıklarda en önemli nokta lobi faaliyetleridir. Lobi de sevgi ve gönül işidir.

Ülkemizde gerçekleştirilen en büyük iki uluslar arası organizasyon olan 2005 Şampiyonlar Ligi Finali ile 2009 UEFA Kupası Finali’ni Türkiye’ye kazandıran Haluk Ulusoy’un ekibinde çalışmış biri olarak, UEFA İcra Kurulu’nun karar verme sürecini en iyi bilenlerden biri olduğuma inanıyorum. Ülkenin altyapısı, ulaşım imkânları ve bunun gibi birçok etmenin yanı sıra, gerek oy verecek ülkelerin federasyonları ile gerekse o ülkelerin temsilcileri ile girilecek kişisel ilişkilerin de, en az fiziki özellikler kadar önemli olduğu, artık tüm dünya tarafından kabul görmüş bir gerçektir. Bunu gerek 2005 gerekse 2009 finalinin Türkiye’ye verilmesi için girdiğimiz mücadelelerde sayısız kez yaşadık. 

Ayrıca 2006 yılında, neredeyse tüm uluslar arası turnuvalardan ihraç edilmenin eşiğinde olan ülkemizi, Haluk Ulusoy ve ekibi göreve gediğinde tecrübeleri ve geçmişe dayanan sıcak kişisel ilişkileri sayesinde nasıl en az ceza ile bu kötü süreçten kurtardığına bizzat şahit oldum.

Bu arada UEFA Başkanı Michael Platini’nin 2007’de yapılan UEFA Kongresinde başkan seçilmesinde nasıl bir katkımız olduğunu en iyi bilen isim, bugün hala onun yardımcılığı görevini yürüten Sayın Şenes Erzik’tir. Seçimler öncesinde Lennart Johansson favori gösterilirken, günün şartlarında ülke menfaatlerimiz gereği desteklediğimiz Michel Platini ‘yi nasıl başkan yaptığımızın, bir anda 8 ülkenin oyunu nasıl değiştirdiğimizin yakın şahididir. O dönemde TFF’nin Yayın Arşiv ve Dokümantasyon Direktörü olarak bu süreci Düsseldorf’ta yaşayanlardan biri de bendim. Ülke federasyon başkanları ile Haluk Ulusoy’un arkadaşlığını görünce şaşkınlığımı gizleyememiştim.

Tüm bu tecrübeler ışığında lobi işini layıkıyla gerçekleştiremeyen TFF Başkanı ve Yönetim Kurulu bu adaylık sürecini iyi yönetememiştir. Yaşanılan süreci bir kez daha sorgulamalıdır.

Yine aynı şekilde, sunum esnasında gösterilen tanıtım filminde, futbolun baş aktörlerinin yer almayışı da başlı başına bir skandaldır. Tüm Avrupa’nın yakından tanıdığı Hakan Şükür, Hasan Şaş Rüştü Reçber gibi isimlerden tek kare görüntünün yer almamasının, tüm dünyanın yakından tanıdığı, Dünya Kupası 3. lüğü zaferinin mimarı Şenol Güneş’in, Avrupa Şampiyonası 3. lüğünün patronu Fatih Terim’in sunumda esamesinin bile geçmemesinin hiçbir izahı olamaz.

Mevcut yönetimin eski yöneticilere karşı girdiği anlamsız tavrı biliyorum. Buna rağmen ülke menfaati söz konusu olduğunda bütün husumetlerin sonlandırılması gerekirdi.
Ancak Amerika’daki sıradan hazırlık turnuvasına Türk futboluna hizmet etmiş futbol adamlarını taşımayı görev edinen, 500 kişiyi turistik seyahate götüren TFF, UEFA’da lobi gücü olan futbol adamlarını Cenevre’ye taşımayı akıl edemedi.  TFF’ ye göre ABD'deki sıradan turnuva galiba, Euro 2016 adaylığından daha önemliydi! 

Hagi, Lucescu, Souness ve bunun gibi ülkemizde görev almış ve Avrupa Futbolunda önemli yeri olan isimlerden yardım istenemez miydi?

Eminim ki Haluk Ulusoy ve ekibinden, ya da Levent Bıçakçı’dan bu konuda yardım istenmiş olsaydı; bu isimler tüm ilişkilerini harekete geçirir, ellerlinden gelen yardımı yapardı.

Bu arada UEFA İcra Kurulu’nun yapmış olduğu oylama sonrasında bir oyla kaybettiğimizin öğrenilmesinin ardından yaşanan gelişmeleri ise şaşkınlıkla izledim. Eminim sağduyulu tüm sporseverler de benimle aynı duyguları hissetmiştir. 

Bu tip adaylıklarda kazanmak ne kadar önemli ise kaybettiğiniz anda verdiğiniz tepkiler de o denli anlamlıdır. Tüm adaylık sürecini yöneten yetkililerin sonuç açıklandıktan sonraki davranışları maalesef kaybetmeyi de bilmediklerinin göstergesi olmuştur.

Bütün futbol camiası üzüntü içinde. TFF Başkanı ve Yönetim Kurulu, bulundukları görevin sorumluluğu yerine getirip getirmediklerini, bir kez daha sorgulamalıdır. Bir oyla bile kaybedilmiş olsa bile, bu başarısızlığın faturasını ödemek zorundadırlar.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Biri bana anlatsın!

Hep birileri adına, belli bir konu için yazmaktan sıkıldım. Bugüne kadar yapmadığımı yapacağım ve bu sefer kendim için, içimden gelenleri, kısaca kendimi yazacağım. Burası benim Facebook sayfam ve Blog'um olduğuna göre, sanırım bunu burada yapabilirim ve istediğimi yazabilirim. Bir formata bağlı olmadan, özgürce. Profesyonelce değil, amatörce…

Kendimi bildim bileli yazıp duruyorum. Beni yakından tanıyanlar iyi bilirler. Hep idealist oldum. Etliye sütlüye karışmadan, suya sabuna dokunmadan edemedim. Bir yerde hata gördüysem “Kral çıplak” demekten de geri kalmadım, başarı karşısında “Yalaka” damgasını yemek pahasına alkıştan da… Politik olmadım, olamadım. Sözümü söylemekten hiçbir zaman geri durmadım.

Meslek yaşantım boyunca kendi tanıştığım ve yanında çalıştığım insanlar dışında, amcalarım, dayılarım olmadı hiç. Henüz 14 yaşımda amatör saha muhabirliği, 16’ımda ise Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden birinde Galatasaray muhabirliği yapma fırsatını elde ettim. 22 yaşımda reytingi yüksek olan bir televizyonda, Kanal 6’da Spor Servisi istihbarat şefiydim. Yıllarca o gazete senin bu gazete benim it gibi çalıştıktan sonra, 26 yaşımda kendi işimi kurma kararı aldığımda, Türkiye’de daha önce yapılmamışları yaptım. Türk Futbol Tarihi’ni içeren interaktif bir CD projesini ortaya koyduğumda, hâlihazırda insanların evlerinde bu CD’yi çalıştıracakları bir bilgisayarları bile yoktu. İlk kişisel futbolcu web sitesini Alpay Özalan’a kurduğumda ise Türkiye daha internetle yeni tanışmıştı ve bilinen kayıtlı sadece 350 bin civarı internet kullanıcısı vardı. 

Ardından yayına açtığım futbolcu sitelerinin ve danışmanlığını yaptığım kişilerin sayısını ben bile hatırlamıyorum. Aşırı ilgi sebebiyle fazla trafiğin oluşturduğu maliyetten dolayı resmim.com’u üç otuz paraya satmak zorunda kaldığımızda, tahminimce bugünün onun muadili olan Facebook’un kurucuları internete girmek için ailelerden izin alıyorlardı. Milli Takım’ın özel anlarını bir belgeselle seyirciye aktarma fikrini ortaya attığımda, o zaman daha henüz TFF Başkanı olmamış olan Başkanvekili Haluk Ulusoy dışında kimse bu fikrimi anlayamamış, birkaç ay sonra Fransa Milli Takımı’nın Dünya Şampiyonası öncesi çekilmiş özel görüntülerini izlediklerinde, ancak vizyonumu biraz tahmin eder gibi olmuşlardı.

Hocaların hocası lakabıyla gönüllerde taht kurmuş rahmetli Gündüz Tekin Onay’ın, Türk Futbolunu yapılandırmak için kurduğu geniş ekipte, ona en yakın olarak çalışma fırsatını elde etmiş olan biri olarak gurur duyuyorum. Öyle ki, bugünkü TFF yönetiminin bizim projelerimizi kendi projeleri gibi lanse etmeleri bile, bu gururu üzüntüye çevirmeye yetmiyor.

Yazdıklarım çok megalomanca gelebilir. Ama aslında biz gazeteciler hepimiz gizli megalomanlarız. Sadece bunu açığa vurmak büyük cesaret ve özgüven ister. Ben bunu insanlarla paylaşmaktan çekinmiyorum. Kendimle gurur duyuyorum çünkü bakıldığında hiç de fena sayılmayan ve kolayca elde edilemeyecek iyi bir CV oluşturmuşum. Her ne kadar bir işe yaramasa da geriye dönüp baktığımda bu tablodan büyük haz alıyorum. Ama yaptığım işin tanımsızlığı çok canımı sıkıyor. Gazeteciyim dediğimde “Hangi gazete?”, Yönetmenim dediğimde “Hangi filmleri yönettiniz?” ve Yapımcıyım dediğimde de “Ne yapıyorsunuz?” sorularına muhatap olmaktan nefret ediyorum. O zaman anlıyorum ki ben gerçekten bir şey yapmamışım!

Bunları yazdığımı görüp de mutsuz olduğumu düşünmeyin sakın! İyi bir mesleğim, ekmek paramı kazandığım bir şirketim, çok sevdiğim bir eşim, 2 tane de yaşam kaynağı çocuğum var. Böyle düşününce ben çok zengin bir adamım diyorum. Ancak kafama takılan bazı sorular var ve günlerdir kendime hep bu soruları sorup duruyorum: Ne kadar ömrüm kaldı? Geriye ne bıraktım? Hak ettiğim yerde miyim? Neden benim de bir gazetede köşem yok? Televizyonlara sunduğum benzersiz projeler neden kabul görmüyor? Bu zaman diliminde değil de farklı bir zaman diliminde mi yaşamalıydım?

Bir yerlerde hata yapmış olmalıyım! Ama nerede? Bunu henüz bulabilmiş değilim.

2 Ocak 2009 Cuma

Meslektaşlarıma zorunlu açıklama

Abdülkadir Çakır'ın yaptığı açıklama sonrası yaptığım Basın Bültenini aşağıda bulabilirsiniz.

Zorunlu Açıklama

Profesyonel meslek hayatımda ilk kez yaşadığım, tatsız ve anlamsız bir olay nedeniyle, zorunlu olarak bu açıklamayı yapmak durumundayım.
1996 yılından bu yana şirketim Prosentez aracılığıyla kurumlara ve şahıslara, başta prodüksiyon ile danışmanlık olmak üzere, çeşitli profesyonel hizmetler vermekteyim.

Bu süreç içinde, basın danışmanlığı çerçevesinde, aralarında spor kurumlarının da bulunduğu, spor yöneticileri, sporcular ve spor dünyamızın birçok ünlü ismi ile spor medyası arasında köprü kurdum. 

Verdiğim hizmetin, hassas ve güven gerektiren bir iş olmasından dolayı, hep ince eleyip sık dokudum. Mesleğimin gerektirdiği prensip ve kurallara sıkı sıkıya bağlı kaldım. Bu nedenle, hem müşterilerimin bana karşı olan inançları, hem de sürekli diyalog halinde olduğum meslektaşlarımın ve medya kuruluşlarının bana karşı duydukları sonsuz güven, benim için onur ve gurur kaynağı oldu.

Rizespor Başkanı Sayın Abdülkadir Çakır, 29 Aralık 2008 Pazartesi günü, profesyonel olarak hizmet verdiğim ve basın danışmanlığını yürüttüğüm Sayın Tahir Kıran aracılığıyla, benimle temasa geçerek bir basın açıklaması yapacağını ve yardıma ihtiyacı olduğunu söyledi. Kendisi ile Sayın Tahir Kıran’ın telefonundan iletişime geçtim ve istemiş olduğu istifa metnini birlikte hazırladık. Sayın Çakır’ın onayı ile bu metni kendi mailimden medya kuruluşlarına yolladım.

Sayın Abdülkadir Çakır’ın tamamıyla isteği ve bilgisi dahilinde yapılan bu yazılı açıklamaya rağmen, bugün medya kuruluşlarında Sayın Çakır’ın, ''Çaykur Rizespor Kulübü Başkanı olarak ne kulübe, ne de Sportif A.Ş.'ye başkanlık görevinden istifa ettiğime dair resmi bir bildirimim olmamıştır'' şeklindeki ifadeleri ve istifasının kendi bilgisi dışında basın danışmanı tarafından medyaya gönderildiği ve basın danışmanının görevine son verildiğini açıklaması beni çok şaşırttı.

Profesyonel olarak hizmet vermediğim halde, sadece Sayın Tahir Kıran’ın ricası ile Sayın Çakır’a yardım etmeme rağmen, kendisinin bu tür ifadeler kullanması beni derinden yaralamıştır.

Dolayısıyla hiçbir organik bağımın olmadığının bir kez daha altını çizdiğim, Sayın Abdülkadir Çakır’ın görevime son vermesi de söz konusu olamaz.

Prosentez çatısı altında, sevilen ve güvenilen Cüneyt Yalınkılıç profiliyle, aynı güven çerçevesinde hizmet vermeye ve köprü kurmaya devam ediyorum. Ve şunu da çok iyi biliyorum ki yaşanan bu anlamsız olay beni sizler önünde zan altında bırakmayacaktır çünkü sizler beni yakından tanıyorsunuz.

Saygılarımla;
Cüneyt Yalınkılıç

28 Mart 2008 Cuma

TFF Teşkilatına Veda Mesajı

TFF Ailesinin Saygıdeğer Üyeleri, 
Değerli Büyüklerim, 
Sevgili Çalışma Arkadaşlarım,

1997 yılından bu yana şirketim Prosentez aracılığıyla hizmet verdiğim ve son iki buçuk yıldır da Yayın Arşiv Dokümantasyon Direktörü olarak bir fiil görev yaptığım TFF çatısından, Yeni Yönetim Kurulumuzun gördüğü lüzum üzerine ve benimle çalışmak istememesi nedeniyle 27 Mart 2008 itibari ile ayrılmış bulunuyorum. 

Bu 11 yıl içinde, bu kutsal çatı altında sizlerle çalışmış, tanışmış ve birçoğunuzla yakın ilişkiler kurmuş olmaktan dolayı kendimi şanslı hissediyorum. TFF ailesinin bir parçası olabilmenin haklı gururunu yaşıyorum. Sayısız organizasyonda birlikte çalıştığımız, kimisi artık TFF çatısı altında bile olmayan dostlarım da dahil olmak üzere, iş dışında da bir çok şey paylaştığım dostlarıma ve özellikle kadim dostum, kader arkadaşım, aynı odayı paylaştığım Mustafa Kemal Artalan ile her başım sıkıştığında yardımıma koşan Zeki Çol başta olmak üzere, bana verdiğiniz destek, arkadaşlığınız, yakınlığınız, anlayışınız, sevginiz ve sabrınız için sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Bilmeyerek ya da istemeyerek sizleri kırdıysam özür dilerim.

Ancak sözleşmemin sona erdirildiğini, Milli Takım kampına gittiğimde elimde bavullarla kapıda kalınca, idari menajerden öğrenmem hiç şık olmadı. Verdiğim emeklerin karşılığında bunu hak etmediğimi, en azından kampa gitmeden önce bağlı bulunduğum yetkili bir ağızdan sözlü dahi olsa bir tebligatın yapılması gerekirdi diye düşünüyorum. 

Sayın Metin Kazancıoğlu TFF camiasında 1996 yılında rahmetli Orhan Şahin’den sonra tanıdığım ilk insandır. Kendisini hiçbir zaman bir TFF çalışanı ya da yönetici gibi görmemiş aksine tıpkı yukarıda bahsettiğim satırlarda olduğu gibi, bir ağabey, bir dost, bir arkadaş gibi kendime çok yakın hissetmişimdir. Türk futboluna medya içinde ve dışında, gazeteci olarak 20 yılını vermiş ve herhangi olumsuz bir sebepten dolayı sözleşmesi sona erdirilmemiş biri olarak, TFF Genel Sekreteri Metin Kazancıoğlu’nun tebligat konusunda göstermediği saygıyı, benim canım “Metin Abim” den sevgi dolu bir telefon olarak beklerdim. 

Öte yandan, gerek basketbol oynadığı dönemde gazeteci – sporcu, gerek Ülkerspor’da yöneticilik yaptığı dönemde gazeteci idareci, gerekse de TFF Genel Sekreteri olduğunda işveren - çalışan ilişkisinde bir saygıdeğer büyüğüm ve abim olarak görüp sevdiğim, saygımı hiçbir zaman eksik etmediğim Sayın Lutfi Arıboğan’ın, tüm bu süreçlerdeki hukukumuza rağmen, Nisan 2007 den bu yana talep ettiğim sayısız randevu talebine ve maillerime yanıt vermeyerek, TFF Yönetim Kurulu’na girdikten sonra da bambaşka bir insan olması beni derin bir hayal kırıklığına uğratmıştır.

İşte bu sebepler ve yaşananlar yüzünden daha da hassas ve kırgınım. Yüzümde buruk bir tebessüm ile aranızdan ayrılırken bir gün tekrar beraber olmak umuduyla saygılarımı sunarım.

Hakkınızı helal edin…

Cüneyt Yalınkılıç
Yapımcı-Yönetmen-Medya Danışmanı

14 Aralık 2007 Cuma

Nereden nereye...

Nereden, nereye? Futbolumuzun son yıllarda ortaya koyduğu performans için aslında bu iki kelime çok şeyi özetliyor olsa gerek. Bir zamanların şerefli yenilgilerden, şimdi bizden korkup aynı torbaya bile girmek istemeyen rakiplere… Eleme guruplarında tek bir gole bile hasret olan ve “Sonuncu olmayalım yeter!” anlayışından, “Acaba Avrupa Şampiyonluğu Kupası’nı müzemize götürebilir miyiz”, “En az yarı final oynarız” gibi büyük hedeflere…
 
Bu süreci anlatmak için şöyle geriye doğru bakmak lazım. Şimdinin televizyon yorumcuları, eski futbolcu spor yazarları hep şunu söylerdi, "Bizim zamanımızda tesis mi vardı?" .”Biz çamur deryası balçık kaplı zeminlerde, Macar zaferleri yaşadık ” Aslında onlar haklıydı. Onların zamanında tesis yoktu. İbrahim Tatlıses de ne demişti: "Harran da Oxford mu vardı da, okumadık?" Bunun gibi bir şey işte.

Kim ne derse desin. Türkiye futbolda çağ atlamıştır. Gelişmiş Avrupa ülkeleriyle aynı kulvarda yarışmaktadır. Ülkemiz ekonomik ve siyasal alanda henüz Avrupa Birliğine girememiş olmasına rağmen, futbolda kapıları sonuna kadar açmıştır. Eski futbolcularımız alınmasın ama, o zamandan bu yana köprünün altından çok su geçti. Son onbeş yıl içinde yaşanılanlar, kaderimizi değiştirmiştir. Futbol tarihimizde hiç unutamadığımız övündüğümüz, yerlere göklere sığdıramadığımız Macar zaferi bile, bugün sadece gülümsediğimiz, nostaljik olarak anımsadığımız sıradan bir başarıya dönmüştür. 

Türk futbolunun bugüne gelmesinin temelleri aslında büyük bir futbol imparatorluğunun bulunduğu yer olan Florya'da atıldı. Galatasaray'a, Jupp Derwall'in gelişiyle değişti her şey… O zamanlar Galatasaray'ın başkanı Ali Uras, antrenman sahası da Ali Sami Yen Stadı'nın kırmızı topraklı atletizm pistiydi. Dünya çapında başarılara imza atmış olan Alman hoca, önce bir antrenman sahası istedi. Jupp Derwall'e, o günlerde çamur olan ve sadece amatörlerin çalıştığı Florya Tesisleri gösterildiğinde "Tamam" demişti, "İşte burayı çimlendirin, olay biter". Sonra Florya çimlendi. Emsali Avrupa’da bile az olan dev komplekslerin ilk adımları atıldı. Sporcuya, sporcu olduğu hissettirilmeye başlandı. Galatasaray’ın açtığı yolda diğer kulüplerde ilerlemeye başladı. Fenerbahçe kendi tesislerini revize etti. Beşiktaş ise bugünlerde Kempinski Hotel'in yerinde bulunan toprak Şeref Stadı'nda idman yaparken, Fulya’nın yolunu tutmuştu bile.. Futbol devrimi o günlerde gerçekleşti. Ama biz o sonuçları almaya devam ediyorduk. Hani şu, "Yenildik ama ezilmedik” li 8-0'lık, 6-0'lık hezimetlerle…

Sonra Galatasaray'ın başına Mustafa Denizli geçti. Derwall'den öğrendiklerini sahaya yansıttı genç teknik adam. 37 yaşında Galatasaray'a inanılmaz başarılar hediye etti. Sonsuz cesaretli hatta deli gibiydi. Yenilmek onun kitabında yoktu. Ona bir ara yüzde 51 dediler. İşte o 37 yaşındaki genç teknik direktör Galatasaray'a o zamanki adıyla Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final keyfi yaşatmıştı. Kazanılan UEFA Kupası’nın, Süper Kupa’nın temelleri işte o günlerde atılmıştı. 

Gelelim Milli Takım'a. Kulüpler bazında olayın miladı Jupp Derwall'ken, Milli Takım'da da Sepp Piontek'ti. Derwall, Denizli'yi, Piontek de Fatih Terim'i yanına almıştı. Hiç alışık olmadığımız sistemlerle ve disiplinle tanıştırmıştı Türkiye’yi. Radikal değişiklikleri ve basına karşı aldığı tavır nedeniyle Milli Takım’ın başında olduğu sürede basın tarafından bir türlü sevilemedi. Ancak yaptığı bu radikal değişiklikler sonucunu bir türlü vermiyor ve sahada yine yenilgiler devam ediyordu. Ta ki genç yardımcısı Fatih Terim takımın başına tek patron olarak getirilene kadar. Daha önce Akdeniz oyunları Şampiyonluğu yaşattığı kadroyu yeniden devralan Terim sihirli değneğini değdiriyor ve ilklere imza atıyordu. Daha önce hiç Avrupa Şampiyonası’na katıma başarısı gösteremeyen Milli Takımız, imparatorun yönetiminde Avrupa Şampiyonası Finalleri’ne adını yazdırıyor, ancak sıfır çekerek yurda dönüyordu. Daha sonra takımın başına getirilen Mustafa Denizli EURO 2000 finallerine katılmakla kalmayıp, çeyrek final oynatma başarısı gösteriyordu.

Çıta hep yükseliyordu. Son olarak 1954 yılında, o da kurayla olmak üzere Dünya Kupası Finallerine katılan Ay-Yıldızlı ekibimiz Şenol Güneş yönetiminde tam 47 yıl aradan sonra bu başarıyı hem de bileğinin hakkıyla elde ediyordu. O dönem gerek kariyeri, gerekse de karizması nedeniyle çok eleştirilen A Milli Takımın Teknik Patronu Şenol Güneş ısrarla “Hedefimiz Çeyrek Final. Bu bizim için başarıdır. Kimse bizden fazlasını beklemesin” demesine rağmen, millilerimiz büyük bir sürpriz yapıp finalin eşiğinden dönüyor, ülkemize tarihindeki en büyük başarıyı Dünya üçüncülüğü unvanıyla kazandıryordu. Böylece Ay-Yıldızlı takımımız, bu başarısıyla kendi hüviyetini bir kez daha ispatlamış oluyordu.

Dünya üçüncülüğü, ülke futbolumuza pek yaramadı. Dünya Kupası’nda tozu dumana katan futbolcularımız sonrasında tel tel döküldü. Kimi erkenden futbola veda etmek zorunda kalırken, kimi de gösterdikleri kötü performans nedeniyle yerden yere vuruldu. Nitekim bu beklenmeyen ani düşüş sonuçlarını gösterdi. Diğer güçlü ekiplere göre sıradan bir takım olan komşumuz Yunanistan’ın, Avrupa Şampiyonu olduğu bir turnuvaya katılamamanın verdiği üzüntüyü henüz atlatmışken, olaylı İsviçre maçı sonrası, ev sahibi sayılabileceğimiz Almanya’da gerçekleştirilen Dünya Kupasına katılamayışımız içimize oturdu.

2008 Avrupa Şampiyonası Elemeleri Türkiye açısından kritik bir dönemeçti. Üst üste iki büyük turnuvaya katılamamış olunması, bir anlamda bu elemeleri geçmeyi zorunlu kılıyordu. Düşüşe “Dur” demenin tek yolu buydu. Dibe vurmuş ülke futbolu açısından oldukça önemli olan bu sınav, son maça bırakılmasına rağmen aşılabildi ve bu büyük turnuvada yerimizi aldık.

Hedef şimdi çok büyük… Kuraların çekilmesi ile birlikte, en azından yarı final oynarız çığlıkları atılmaya başlandı. Hatta yarı finali bile başarısızlık kabul edeceğini söyleyen, bazı futbol otoriteleri! oldu. Umarım çıtanın bu kadar yükselmiş olması bizi büyük bir sükûtu hayale uğratmaz. Çünkü bir kez daha kritik bir noktadan geçeceğiz. Yine büyük bir sınavı hep birlikte yaşayacağız. Bu sınavı geçersek artık önümüzü kimse kesemez. Yok, eğer bu sınavı kaybedersek, bu kez gerçekten bizi futbolda kötü ve kritik günler bekliyor.

24 Ekim 2007 Çarşamba

Ben böyle bir şey görmedim!

Yıllardır, hatta internetin ilk çıktığı andan bu yana bu dünya ile iç içeyim. İnternetten çok şey öğrendim. Kazandım, kazandırdım. ancak son iki haftadır yaşadıklarımı hiç yaşamamıştım. 


Facebook sayesinde yıllardır görmediğim bir çok arkadaşımı buldum. Onlarla irtibata geçtiş. Yapım gereği eskiye çok önem verdiğim için yaşantımın belki de en mutlu anlarını yaşıyorum. 


Kısacası bu siteye hayranım. İçimde tatlı bir kıskançlık var. Niye bunu ben düşünemedim diye o ayrı.


(Aslında düşündü ama bu kadar büyük kapsamlı değildi. uygulamaya da geçirdim. ama başarılı olmadı)


İyi ki varsın Facebook!!!!!

9 Temmuz 2007 Pazartesi

TFF’nin UEFA’dan ne eksiği var !

Fotospor Gazatesi'nde yayınlanan yazım:


Topu, ayak vuruşu ile karşı kaleye sokma kuralına dayanan ve on birer kişilik iki takım arasında oynanan top oyununu, ayak topu.” Türk Dil Kurumunun sözlüğünde futbol kelimesinin karşısında aynen böyle yazıyor. Bu sözü çok seviyorum. daha önce de bir yazımda aynen bunu kullanmıştım. Nitekim bu yazımda öneceki yazımdan alıntılarda yapacağım. Ne acıdır ki yavaş yavaş futbolun sadece oyun olduğunu, amacın sadece eğelenmek ve eğlendirmek olduğunu unutmaya başladık.

Savaşa Hayır” sloganlarının atıldığı Türkiye’de futbol oyunu, “soğuk savaşa” döndü. “Soğuk savaş” bu hızla giderse “Sıcak savaşa” dönecek. Herkes bunun farkında.. Nasıl ki Amerika tüm Dünya’ya rağmen ben savaşacağım diyor ve kimse buna engel olamıyorsa, Türkiye’de de futbol üzerinde dönen oyunlara kimse dur diyemiyor. “Sportif rekabet” mantığını bir kenara bırakan yöneticiler, spor ile alakası olmayan ve kendi rantları peşinde koşan insanların eksenine giriyor.

Her geçen sezon hızla artan futbol içindeki ve dışındaki şiddet, geçtiğimiz sezon tavan yaptı. Olaysız geçen maçlardan sonra gıpta ile konuşur ve bu durumdan övgüyle söz eder olduk!

Futbol sürekli kan kaybediyor. Nitelikli seyirci statlardan uzaklaşmaya başlarken, seyirci gelirleri her geçen gün daha da düşüyor. Sadece biz de değil tabi ki bu düşüş. Dünya’da, özellikle de Avrupa‘da seyirci sayısı hızla düşüyor. Tribünlerde yaşanan bu hızlı düşüş için Avrupa’nın önde gelen ülkeleri son 10 yıl içinde bir dizi tedbirler aldı.

Öncelikle statlardaki kaliteyi ve niteliği arttırdı. Yeni ve konforlu statlar inşa etti. Maç günleri, bu statlarda kadınlara, çocuklara ve de futbola uzak insanlara yönelik, futbol dışı etkinlikler düzenlemeye başladı. Bu da yetmedi promosyonlar yapmaya başladı. Aslına bakarsanız bir anda futbolun içine giren bahis de bu tedbirlerin bir parçası…

Yeni nesil, iletişim ve teknolojinin sınırlarının zorlandığı günümüz de futboldan iyiden iyiye uzaklaşmaya başladı. Gençlerin ilgisi, outdoor aktiviteleri başta olmak üzere, bireysellik, sanal gerçeklik ve teknolojik sporlara yöneldi. Bir de tabi spordan tamamen kopup kaybedilenler var.

Bu durum futbol dünyasını iyide iyiye tehdit etmeye başlayınca olaya UEFA’da el attı.

Çocuklar futbolu yeniden nasıl sever? Dünyadaki önemli futbol adamları işte bu kilit sorunun cevabını arıyor.
Grassroots, Futsal, Plaj Futbolu gibi birbirinden ilgin ve farklı çeşitli faaliyetler UEFA’ya üye ülkelerde boy göstermeye başladı. Bu projelerdeki asıl amaç, tribündeki seyircinin bu faaliyetlere yönelmesinden daha ziyade, yeni neslin futbol topuyla tanışması…

Bütün bu tedbirler neticesinde düşüş durduruldu ve gelirlerde de gözle görülür bir yükselme sağlandı. Ülkemizdeki statlarda doluluk oranı %35’lerde gezerken, İngiltere’de bu oran %94. Nitekim bu oranlar beraberinde güçlü bir ekonomiyi de getiriyor. Örnek vermek gerekirse Chelsea’nın günlük maç gelirleri 70 avronun üstünde bulunurken, bizim maç günü gelirleri en yüksek olan kulübümüz Fenerbahçe’nin geliri 10 avronun altında.

Türkiye Futbol Federasyonu ARPEG Koordinatörü Gündüz Tekin ONAY, ülkemizde bu tehlikeyi en önce fark eden isim. Geçmişi başarılarla dolu olan bu futbol adamı, geçmişindeki başarılarla övünüp bunların mirasını yemek yerine, gençlerin ve özellikle çocukların futbolu sevmesi için mesaisini harcıyor.
UEFA’nın yıllardır sistemli olrak geliştirdiği futbolu kurtarma projesinin Türkiye’deki mimarı olan Onay, TFF Başkanı Haluk Ulusoy’un da bu konu da tam desteğini alarak Türkiye’nin daha önce adını hiç duymadığı bir kavram ile tanıştırdı bizleri: Grassroots.

Profesyonel futbol içinde yer almayan her tür futbol oyunu bu kavramın içine giriyor. Yaş sınırı, cinsiyet ayrımı mali gereksinim; hiçbirine ihtiyacınız yok Grassroots içinde yer almanız için. Yani aslına bakarsanız halı sahada futbol oynarken, mahallenin çocukları ara sokakta maç yaparken farkında olmadan bu projenin parçası zaten. Ancak bu bir sistem ve eğitim içinde yapıldığında farkı ve faydası da ortaya çıkıyor.
Türk futbolunu kurtuluşu da Grassroots’dan geçiyor. Bu projenin içinde yer alan çocuklar, ille de iyi bir futbolcu olacak diye bir şey yok tabi ki. Edindikleri futbol kültürü ile iyi bir hakem, iyi bir yönetici, iyi bir yorumcu ya da en azından bilinçli bir seyirci oluyorlar.

Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. UEFA bunu Grassroots ile başardı. Türkiye’nin de başarmaması için hiçbir neden yok.

21 Kasım 2006 Salı

İyi ki varsın ezeli rakibim, ebedi dostum

1971- 72 -73 yılları…

Galatasaray 3 sene üst üste şampiyon olurken, takımın başında efsane teknik direktör İngiliz Brian Birch varmış. Türkiye’de taraftarlar ilk kez yumruk şovla onun sayesinde tanışmış. Sarı kırmızılılar o yıllarda sahaya çıktıklarında hocalarından gördüklerini uyguluyorlarmış ve taraftarlara giderek aynı anda yumruklarını havaya kaldırırlarmış. Güzel bir görüntü, hoş bir espri oluşurmuş.

Tıpkı kendi karakteri gibi, hırçın, sert futbol oynatan bir İngiliz’miş Brian Birch. Hatta o kadar hırçınmış ki sahada foto muhabirlerini kovaladığı, onların fotoğraf makinelerini kırarak olay çıkarttığı bile olurmuş. Talebeleri ondan geri kalır mı, o günlerin yıldız futbolcularından Şevki ve Gökmen de, bir maçta numaralı tribüne tırmanarak seyirci kovalayacak kadar hırçınmış.

Fakat teknik direktörlerin, futbolcuların bu kadar hırçın olduğu bu dönemde bile, numaralı tribünde karışık otururmuş taraftarlar. Bu güne nazaran daha saf, daha spor doluymuş müsabakalar. Maç bitimlerinde galipler tebrik edilir, mağluplar teskin edilirmiş taraflarca… Bırakın kavgayı, dövüşü, küfür bile çıkmazmış ağızlardan. 


İnönü Stadı’nda oynanan bir Beşiktaş - Fenerbahçe maçı sonrasında dağılan taraftarlar, Sarı-Kırımızı dolmuşu ile Taksim – Beşiktaş arasında ekmek parasını çıkaran o zamanların meşhur Galatasaraylı amigosu Karıncaezmez Şevki’ye tezahürat yapacak kadar da centilmenlermiş. 

Avrupa’nın Fair Play kavramıyla henüz tanışmadığı bu dönemde, saha dışında bunlar olurken saha içinde kendi kabuğumuzun dışına çıkma başarısını gösterememişiz. Takımlarımızın Avrupa arenasında pek esamesi okunmazmış. 1954 özel maçta yaşanılan 3-1’lik Macar zaferi yıllarca mutlu etmiş taraftarları. Zaten Milli Takımımızın bir elin parmaklarını geçmeyen başarıları dışında, kulüp takımlarımızın adını pek duyan olmamış Avrupa’da…

30’lu yaşların henüz başında olduğumdan bunları tabii ki yaşama fırsatı bulamadım. Büyüklerimin bana anlattıklarıyla yetinmeye çalıştım imrenerek… 

Hiç şüphesiz Türk futbolu o dönemden bu döneme kadar çok büyük başarılara imza attı. Saha içinde zaferlerden zaferlere koşuldu. Milli Takımımız üst üste iki defa katıldığı Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek final oynama başarısı gösterirken, Dünya Kupası’nda 3. olarak gönülleri feth etti. Galatasaray UEFA Kupası’nı ve Süper Kupa’yı Türkiye’ye taşıdı. Bunun yanı sıra Şampiyonlar Ligi’nde birçok başarıya imza attı. Ama ya saha dışında…


80’li yılların ortalarından itibaren Türkiye hızlı bir değişime uğradı. Hızlı ve apar topar bir şekilde liberal ekonomiye geçiş, beraberinde değişen değer yargıları ve ahlaki değeri de getirdi. Her şey bir değişim aracı olan “para”ya endekslendi.

Çalışarak, hak ederek, layık olarak, toplumun itibar ettiği, saygı duyduğu mevkilere ulaşmak ve maddi-manevi kazanç sağlamak, imkansız hale gelirken; Türkiye Cumhuriyeti’ndeki sosyal sınıfların hemen hemen hepsinin içinden bir kesit isteklerini gerçekleştirebilmek için anayasa ve kanunlardaki boşluklardan, iyi çalışmayan denetim mekanizmasından, caydırıcı özelliği olmayan ceza yasalarından faydalanarak, köşeyi dönmek için her türlü yolu mubah saydı.


Futbol ailesi de bu değişimden nasibini fazlasıyla aldı. Futbolumuz içindeki yönetici profilleri ve yönetim anlayışları hızla değişti. Başarı için her yol mubah diyen bu düşünce, yavaş yavaş ele geçirdi futbol camiasını. Ne kanun, ne nizam tanıyan bu anlayış “Yapanın yanına kar kalır. Ben yaptım oldu !” felsefeleri ile, ne hak gözetti, ne hukuk. 

Futbolumuz; şike, teşvik, ve doping gibi kavramlarla tanışmaya başladı. Gazete ve gazeteciler de, Türkiye’de yaşadıkları için hem bu yozlaşmaya katkıda bulunduklarından, hem de katkıda bulundukları yozlaşmadan kendi paylarını aldıkları için bu sarmalın içinde yer aldılar.


İşte bu nedenle de benim jenerasyonumun o dostane görüntülerin yaşandığı, iyi oynayanın kazandığı, takımların eşit şansının bulunduğu bir futbol ligini yaşama ve seyretme şansı kalmadı.

Peki ne olacak bu Türk Futbolu’nun hali? Kim düzeltecek bu bozulan yapıyı?
Türkiye Futbol Federasyonu’nun bunu tek başına düzeltebilmesi imkânsız.


Her şey aslında şu sihirli sözcükte gizli; İyi ki varsın ezeli rakibim, edebi dostum. Futbol ailesi, içindeki kavgayı bırakıp bu kelimeyi söylemeyi ve uygulamayı başarabildiğinde eski günlere dönüş başlamış olacak.

Aslında düzelmek için tek bir yol var. Herkes futbol içinde bozulan ahlaki ve temel değerleri onarma çabası içinde olmalı. Radikal tedbirler alınmalı ve bunları acilen uygulamaya geçirilmeli. 


Futbolcusundan taraftarına, yöneticisinden spor yazarına, devlet adamından teknik adama kadar uzanan geniş bir yelpazede, çeşitli çalışma gurupları kurularak, futbol camiasını bir araya getirecek büyük bir platform oluşturmalı ve bu platformda kaybolan futbol değerlerini tekrar Türkiye’ye kazandırma uğraşı içine girmeli.

Bunlar yapılırken de Türkiye Futbol Adamları Derneği, Türkiye Futbol Antrenörleri Derneği, Türk Futbol Vakfı, Türkiye Spor Yazarları Derneği gibi konusu ve içeriği futbol olan önemli dernek ve kuruluşlardan da yardım ve destek istenmesi ihmal edilmemelidir.


Spordan Sorumlu Devlet Bakanımız Mehmet Ali Şahin de, kişilerle uğraşmak, intikam peşinde koşmak ve birilerinin çıkarları için kaos yaratmak yerine bu konulara eğilmiş olsa sanırım Türk sporu epeyce yol alır. 

Bir futbolsever olarak beklentimiz, hem saha içinde hem de saha dışında Fair Play ruhunun yaşanması. Bir ütopya da olsa, umudumuz taraftarların tıpkı eskiden olduğu gibi kendi takımlarının şapka ve kaşkolleri ile birlikte maç izlemelerini görebilmek. Kim bilir belki de bu ütopya günün birinde gerçek olur!

8 Kasım 2006 Çarşamba

Hedef: Avrupa Şampiyonu Türkiye

08.11.2006 tarihli Stadyum Dergisi'nde yayınlanan yazım:


Şimdi okuyacağınız satırların bir benzerini bir kaç yıl önce yazmış ve hemen hemen aynı duyguları sizinle paylaşmıştım.


Siyasilerimiz, düşünürlerimiz, sanatçılarımız “Avrupa, Avrupa” diye çırpınıp, yırtınırken ve de kendilerince bu konuda maksimum gayreti gösterdiklerine inanırken, futbolcularımız ve futbolu yönetenler bu kapıyı çoktan araladı.

2000 yılında Galatasaray, Avrupa’nın en büyük kupalarından birini Kopenhag’da havaya kaldırırken aslında bir inanılmazı başarıyordu. Bugüne kadar takımlarımızın bir üst tura geçmesi bile zafer olarak adlandırılırken Galatasaray’ın böylesi bir kupayı alması elbette zafer ötesi bir şeydi. Fatih’in aslanları tabi ki kahramandı. Kupa Galipleri Kupası’nın o yıl iptal edilerek, UEFA Kupası’na eklenmesi ile daha da zorlaşan bu kupayı o sene kimin kazanacağı Avrupa’da da merak konusuydu. Ve Galatasaray’ın bu kupayı alması tüm Türkiye’yi olduğu kadar tüm Avrupa’yı da şoka soktu. Avrupa’yı şoka sokmakla kalmadı futbolda başarı çıtasını da çok yukarılara çıkardı.

Öyle ki Milli Takımımızın önce Avrupa Şampiyonası’na katılmaya hak kazanması ve hemen ardından bu turnuvada çeyrek final oynaması bile başarı olarak kabul edilmedi ve küçümsendi.

Milli Takımımızın Japonya’da yapılan Dünya Kupası’na gitmeyi garantilemesi ile birçok spor yazarımız felaket telalığı yapmaya başlamışlardı. “Rezil oluruz”, “Puansız döneriz”, “Şenol Güneş ile bu iş olmaz” ...
Spor basınında nerdeyse hiç kimse okuyucusuna ümit vermiyordu. Hemen herkes Ay Yıldızlı takımımızın eleneceği konusunda hem fikirdi. Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy’a açık mektuplar yazılarak Teknik Direktör Şenol Güneş’in kellesi istendi. Güneş’in kariyerinin bu turnuvayı kaldıramayacağı iddia edildi... Başkan Ulusoy ise tüm bu eleştirileri göğüsleyip adeta kendini Güneş’e siper etti ve kendisine sonuna kadar güvendiğini açıkladı... Güneş ve onun futbolcuları da Başkan Ulusoy ‘un güvenini boşa çıkarmadı ve Türk ulusuna Dünya üçüncülüğü hediye etti.

Maalesef bu büyük başarı sonrasında iki dev turnuvanın kapısından döndük. Bu kapıları aralayabilmeyi başarsak belki de bu bugün ülke futbolumuzun yeni payeleri olacaktı. Özellikle Almanya’da yapılan Dünya Kupası’nı izlerken üzüntüden kahrolduk.

Bunları unutmak zorundaydık, unuttuk…

Şimdi ise ay-yıldızlılarımızın önünde yeni hedefler, kazanılması gereken büyük başarılar var.

Sezon başında Almanya’da geniş kadro ile yapılan hazırlık kampında temelleri atılan yeni milli takımımız, Avrupa Fatihi hocamızın elinde şekillenerek Moldova maçı ile gerçek kimliğini bulmaya başladı. Arda Turan, Nuri Şahin, Can Arat gibi birbirinden genç oyuncuları kadrosunda barındıran Ay Yıldızlı takımımız, Hakan Şükür, Rüştü Reçber gibi isimlerin tecrübe ve kalitesinden de faydalanmayı ihmal etmedi.

Hedefi olmayan takımlar başarılı olamazlar. Nitekim milli takımızın teknik direktörü Fatih Terim’de göreve geldikten kısa bir süre sonra yaptığı basın toplantısında, gazetecilere milli takımımızın hedefini açıkladı; AVRUPA ŞAMPİYONLUĞU…


Kulağa ne kadar da hoş geliyor değil mi?


İmkânsız mı dersiniz…

Milli takım atmosferini en yakından yaşayan biri olarak her şeyden önce şunu belirtmeliyim. Çok büyük aksilik olmadığı takdirde bu takım final oynayacak ve AVRUPA ŞAMPİYONU olacak. Bunu futbolcuların içindeki azmi ve hırsı çok iyi bildiğim için söylüyorum. Bunu inandığım için söylüyorum. Bunu cezalı maçlarında tüm olumsuz şartlara rağmen tek bir puan bile kaybetmeyen ay - yıldızlı takımımıza güvendiğim için söylüyorum…

Bu takım AVRUPA ŞAMPİYONU olacak. Ama sevgili spor yazarlarımızın kadrosu ile değil Fatih hocamızın kadrosu ile şampiyon olacak. Basınımızın pek sevmediği ve sürekli eleştirdiği Haluk Ulusoy ve arkadaşlarının desteğiyle şampiyon olacak. Ve her okuduğuna inanmayan, mantığını da göz önüne alan taraftarıyla şampiyon alacak...

11 Mart 2003 Salı

Bir derbinin düşündürdükleri

Topu, ayak vuruşu ile karşı kaleye sokma kuralına dayanan ve on birer kişilik iki takım arasında oynanan top oyununu, ayak topu.” Türk Dil Kurumunun sözlüğünde futbol kelimesinin karşısında aynen böyle yazıyor. Ne acıdır ki yavaş yavaş futbolun sadece oyun olduğunu, amacın sadece eğelenmek ve eğlendirmek olduğunu unutmaya başladık.

Galatasaray – Fenerbahçe derbisi başta olmak üzere, bir çok lig maçında olaylar çıktı, sahalara yabancı maddeler atıldı. Anonslara rağmen tribünler durulmadı. Ankara derbisi sonrası futbolcular birbirine girdi, başkanlar çirkin hareketlerde ve açıklamalarda bulundular.

Savaşa Hayır” sloganlarının atıldığı Türkiye’de futbol oyunu, “soğuk savaşa” döndü. “Soğuk savaş” bu hızla giderse “Sıcak savaşa” dönecek. Herkes bunun farkında.. Nasıl ki Amerika tüm Dünya’ya rağmen ben savaşacağım diyor ve kimse buna engel olamıyorsa, Türkiye’de de futbol üzerinde dönen oyunlara kimse dur diyemiyor. “Sportif rekabet” mantığını bir kenara bırakan yöneticiler, spor ile alakası olmayan ve kendi rantları peşinde koşan insanların eksenine giriyor.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü içindeki oldukça yetkili bir arkadaşım, Galatasaray – Fenerbahçe maçı öncesi Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın, maçtan sonra bir takım olayların çıkacağını belirterek kendilerinden 15 yakın koruma istediğini, söyledi. Anlaşılan Şeref Tribünün de çıkan olayların kokusu maçtan günler önce çıkmış.

Maç sonrasında Şeref Tribünün hemen yanındaki VIP tribününde sıcak saatler yaşanıyor. Polis kime el atsa yetkili, kime el atsa görevli. Tam birini topluluktan ayıracak, hemen oradan bir yönetici “Hooop o benim yakınım” diyor. Polis mecburen geri çekiliyor. Mecburen olaylara seyirci kalıyor. Ne de olsa, iki tarafta birilerinin yakını. 

Ne yapacağını şaşıran polis, iyi madem birileri suçlu olmalı deyip kabağı basının başına patlattı. Bir polis şefi “Burada bir tane muhabir bir tane kamera istemiyorum” diyerek emrindekileri gazetecilerin üzerine sürdü ve olayların sonrası ve gelişmeleri görüntülenemedi.

Olaylar henüz durulmuştu. Şeref Tribünün içinde ürpermiş gözlerle etrafı inceliyor ve konuşulanlara kulak kabartıyordum. Bir yönetici, yanındaki arkadaşına ballandıra ballandıra nasıl kavga ettiğini şöyle anlatıyordu: “ Ya zaten kıl oluyorum herife ... Baktım buraya gelmiş, yok (burası VIP, sakin olun beyler), yok (akıllı olun beyler) diyor. Hemen akıllandırdım. Çakınca iki tane nasıl da sindi şerefsiz”. Diğeri, “Ya abi yere düştü ya, tüm hırsımı aldım” diyor. Tüm bunlar konuşulurken bile gözlerindeki kini ve nefreti görebiliyorsunuz.

***

Büyük derbide gözden kaçan birkaç ayrıntı daha vardı. Bunlar ne gazete satırlarına, ne de ekran karelerine yansıdı.

Maç 2-0’ a gelmiş ama buna rağmen Galatasaray atak üstüne atak yapıyor, Fenerbahçe kalesinde farkı arıyordu. Rüştü kalesinde soluk alamazken, Ümit Davala ’nın da dediği gibi Mondragon kalesinde adeta çay içiyordu. Galatasaray taraftarı sin-kaflı tezahüratlarının yanı sıra, her oyun durduğunda, Fenerbahçe futbolcularının üzerine yabancı madde yağdırıyordu.

Özel bir şirkete ait olan Ali Sami Yen Stadı’nın ses sisteminin başında anonsları yapan hukuk öğrencisi Emre diye gencecik bir çocuk var. Emre en fanatik taraftardan daha fanatik. Durduğu yerde duramıyor. Sarı-Kırmızılı yöneticiler gerilen atmosfer içinde her fırsatta Emre’den tribünleri sakinleştirmesi için anons yapmasını söylüyorlardı. Emre’de istemeye istemeye de olsa görevini yapıyor ve “Lütfen yapmayın” diye adeta taraftara yalvarıyordu. 

Tam bu sırada, Galatasaray yedek kulübesinden masör Erkan Kazancı fırlayarak geldi ve “Onlar bize orada neler yaptı. Tribünleri coşturmak için tüm olanakları kullandı. Siz burada seyirciyi frenliyorsunuz. Bırakın ne yapıyorlarsa yapsınlar. Hem bak Fatih hocada kızmaya başladı. Bak karışmam sonra” diye adeta Emre’yi tehdit etti. Daha Erkan Kazancı sözünü bitirmeden yedek kulübesinden Arif ile Vedat çıkageldi. Zavallı çocuk ne yapacağını bilemedi.

Emre kekeleyerek , “Kem küm…Hakem, anons, yönetici…” diye bir şeyler anlatmaya çalışırken Fatih Hoca’nın bir bakışı yetti. Yutkunarak başladı “Re re ra ra Galatasaray Galatasaray Cimbom.” Daha anons bitmeden 4. hakem Muhittin Boşat Emre’nin yanında bitti. “Seni sahadan atarım” Boşat’ın seni atarım dediği yer ses kulübesinin bir adım arkası Galatasaray Özel Locası. Yani yaptırımı yok. Ceza mı ? Ceza zaten gelecek. Öyle de gelecek böyle de gelecek. Bağırsan da gelecek bağırmasan da…

Daha birkaç dakika geçmişti ki , yeni açık tarafında Fenerbahçe’nin kullanılmak istediği ve bir türlü kullanamadığı korner atışı sırasında aynı Fatih Terim ve futbolcular tribünleri “Aman durun atmayın. Aman yapmayın“ diyerek sözde sakinleştirdi. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu”
***
Ve bir zamanlar Sarı Kırmızılı tribünlerin sevgilisi olan Fatih Akyel… Şimdilerde ise aynı taraftarın can düşmanı. Fatih maç boyunca ıslıklandı, maç boyunca küfür yedi. Aslında bun hazırlıklıydı da. Maç öncesi Galatasaray soyunma odası önünde eski takım arkadaşlarıyla sohbet ederken, cebinden kulak tıkaçlarını çıkararak, “Bugün en ihtiyacım olan şeyler bunlar” diyerek şakalaştı bile. 

Ama aynı Fatih taraftarın basıksına dayanamadı. Maçta kötü oynaması bir yana, bir pozisyon sonrası eski hocasının da kalbini kırdı. Fenerbahçeli Serhat’ın ofsayt gerekçesi ile sayılmayan golü sonrasında golün iptal edildiğinden habersiz arkasını dönerek, Galatasaray yedek kulübesine sevinçle ! el kol işaretleri yapmaya başladı. Fatih Terim ise golün iptal olduğunu anlatmak için alaylı bir ifade ile arkanı dön gibisinden bir hareket yaptı. Fatih eski hocasının kendisine kızdığını düşünerek “ Sana ne istediğim gibi sevinirim” diyerek hareketlerine devam etti ta ki durumun farkına varıncaya kadar. Birkaç dakika sonra yedek kulübesi önünden kullandığı bir taç atışı sırasında ise durumu toparlamaya çalıştı “Hocam sakın yanlış anlama hareketlerim sana değildi !“

***

Bir tarihi derbi daha geride kaldı. Ama umarım düşündürdükleri bize bir şeyler kazandırır ve Türk Futbolu’nda açılan şiddet yarasının kapanmasına yardımcı olur.