14 Ocak 2014 Salı

Futbolun köküne kibrit suyu

Türkiye Spor Yazarları Derneği’nin (TSYD) Antalya’da 51.sini düzenlediği seminerde çeşitli oturumlarda Türk futbolu masaya yatırıldı.

Seminerin hiç şüphesiz ağır topu Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Türkiye Futbol Direktörü Fatih Terim’di. Türk futboluna önümüzdeki 7 yıl boyunca yön verecek olan Fatih Hoca seminer boyunca eğitimin önemine dikkat çekti. Futbolu okullara sokamamaktan yakındı. Bunları söylerken tablonun vahametinden de üstü kapalı bahsetti. “Eğitim, Eğitim, Eğitim” vurgusu yaptı.

Geçmişte de futbolda gelişmiş bir ülke değildik. Ancak 90’lar sonrasında yakaladığımız ivme ve yapılan atılımlarla, gelişmekte olan ülke konumuna gelmiştik. Zaten bunun meyvelerini de almış gerek, FIFA sıralamasındaki yerimizle ve de gerek aldığımız başarılarla bunu yansıtmıştık. Maalesef ülke olarak son 5 yıldır düşüşe geçtik. Geriye gidiyoruz.

FIFA’nın yayımladığı rakamlara göre Almanya’da 6.308.446, ABD’de 4.186.778 lisanslı futbolcu var. Türkiye ise 53 UEFA ülkesi arasında lisanslı futbolcu sayısının (273.383) ülke nüfusuna oranında % 0.361 ile 48. sırada. Bu arada lisanslı oyuncu sayısının sadece 3.337 si kadın. Bu da % 1,22’e karşılık geliyor.

Elbette bizden daha kötü ülkeler de var. Bu ülkelerin Türkiye’den fakir olduklarını söylemeye gerek yok. Bizden daha kötü oranı olan ülkeler Kazakistan, Ermenistan, Azerbaycan, Beyaz Rusya ve Moldovya. Ancak bizim üstümüzde olup bu ülkelerden daha fakir olan ülkeler de var. Yani neden kesinlikle ekonomik değil. Nitekim tesis ve yatırımlar bakımından biz son yıllarda fena da sayılmayız.

“Grassroots” futbolda çok önemli bir kavram. Maalesef ülkemizin bu kavramla tanışması oldukça geç oldu. Efsane teknik adam, hocaların hocası, rahmetli Gündüz Tekin Onay, “Herkes için her yerde futbol” felsefesi ve “Topu kalbine yakın tut” sloganı ile getirdi Türkiye’ye.

 “Grassroots” un kelime anlamı çim kökleri. Adından da anlaşıldığı gibi futbolun temelini oluşturmak asıl hedef. Bir nevi futbol mühendisliği projesi. Bu amaçla yapılan her türlü sportif veya siyasal bir organizasyon bu kavramı kapsıyor. İnsanların cinsiyet, yaş ve engel tanımadan futbol denilen harika oyuna katılımını hedefliyor. Nitelikten çok nicelik ön planda anlayacağınız. Amaç katılımın en üst düzeye çıkarmaktır. Katılımın artması ile rekabet ve dolayısı ile nitelik artacaktır.

Gündüz Tekin Onay’ın sürekli söylediği bir söz vardı ki ben onu kendime felsefe edindim; "Grassroots'un içinde yer alan bir çocuk iyi bir futbolcu olabilir, iyi bir teknik adam olabilir iyi bir hakem olabilir, hiçbir şey olamazsa iyi bir seyirci olabilir!

Neden bunları anlattım. Eğer biz “Grassroots” kavramını önemsemeyi ve özümsemeyi başta TFF olarak algılabilseydik, bugün sadece Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın konuşulduğu bir futbola değil başarının ve güzel futbolun alkışlandığı bir futbol kültürüne sahip olacaktık. 

Türkiye’de futbolda yalnızca rekabet ve üst düzey yapılanma olduğu için, ne yazık ki ülkemizde Grassroots içi boş bir kavram. Maalesef Türkiye “Grassroots” hedefine ulaşamadı. Ülke nüfusunun sadece %0,361’ne lisanslı futbol oynatan bir ülkenin başarıya ulaşması da beklenemez.

FIFA’nın yayımladığı rakamlara göre Almanya’da 6.308.446 ABD’de 4.186.778 lisanslı futbolcu var. Türkiye bu sıralamada 36. sırada.

Neden bu noktada olduğumuzu anlayabilmeniz için küçük bir örnek de vermek istiyorum. İngiliz Futbol Federasyonu’nun Grassroots’a ayırdığı yıllık bütçe yaklaşık 180 Milyon Türk Lirası iken 350 milyon civarında toplam bütçesi olan TFF’nin Grassroots’a ayırdığı rakam 40 Milyon Türk Lirasını geçmiyor.

Peki bunun aksi beklenebilir mi? TFF Genel Kurulu’nda taban birlikleri dediğimiz (Futbolcu, Antrenör, Hakem vb) futbolun en önemli paydaşlarının oy hakının toplam oranı %10’u geçmediği bir ortamda asla! Profesyonel Kulüp temsilcilerinin kulüp çıkarları için ülke futbolunu yok saydığı bir Genel Kurul ortamında asla!

Diyebilirsiniz ki kulüpler olmazsa TFF mi olur? Avrupa’da Futbol Federasyonların Genel Kurulunda Profesyonel Kulüp temsil oranının %50’nin üstüne çıktığı tek ülke Türkiye dersem sanırım bunun yanıtını net bir şekilde vermiş olurum.

Yani kulüpler futbolun çim köklerine kibrit suyu döküyor!

3 Ocak 2014 Cuma

Bir zamanlar gazetecilik vardı

1995 yılıydı; Kanal 6’da Spor Müdürü Faik Çetiner’in yardımcısıyım. Aynı zamanda Galatasaray muhabirliği yapıyorum. Her şey güllük gülistanlık. Olanaklarımız o günün şartlarında sınırsız. Ekip sağlam. Tek amacımız var haber atlatmak. Bu konuda da oldukça başarılıyız. Uçanı kaçanı yakalıyoruz.

Galatasaray’da işler yolunda, ama Fenerbahçe’de sıkıntımız büyük. İşler şimdiki gibi değil. Haber atlama, haber atlatma kavramları var. Biz de Fenerbahçe’de yüksek atlamadayız. Her haber atlandığında Faik Ağabey beni sorguya çekiyor. Sanki Fenerbahçe muhabiri benim!

Nitekim şimdi adını paylaşamayacağım Fenerbahçe muhabiriyle yollarımızı ayırmak zorunda kalıyoruz. Ancak bu işten yine ben zararlı çıkıyorum. Çünkü o an için açıkta hiç Fenerbahçe muhabiri yok. Faik Ağabey çözümü evimin Anadolu yakasında olmasından dolayı, beni Fenerbahçe muhabiri ilan etmekte buluyor.

Servisten bir arkadaşımız da formaliteden Galatasaray muhabiri oluyor. O günlerde de Fenerbahçe haberleri bir tarafa diğer haberler bir tarafa. Diğer takımlarda atlasak da Fenerbahçe’de haber atlamak asla kabul edilemez. Nasıl olsa bir şekilde Galatasaray’dan bana haber geliyor. Özel haberin canı cehenneme!

Hal böyle olunca benim için istemeye istemeye Dereağzı günleri başlıyor. Ama kalbim Galatasaray’da!  İşin ilginci Fenerbahçe’de kalmak istemiyorum ya, haber yağıyor! Nasıl haberler anlatamam. Faik Ağabey’in ağzı kulaklarında. Deneyimli Fenerbahçe muhabirlerinin arasında harikalar yaratıyorum. Haberin bini bir para…

Bu arada sezon sonu yaklaşıyor, kulüpler birer birer programlarını açıklıyorlar. Fenerbahçe Türkiye’de ilk kez olacak bir şey yapıyor ve kıtalararası bir ülkeye gidip sezon başı kampı yapacağını ilan ediyor. Fenerbahçe muhabirlerinin keyfine diyecek yok. Galatasaray ise her zamanki gibi Almanya’ya yolcusu.

Faik Ağabey’e çıkıp “Ben Fenerbahçe’yi takip etmek istemiyorum” diyorum. Dememle birlikte kıyamet kopuyor. Kavga döğüş, en sonunda yerime birini bulmam kaydıyla, Galatasaray muhabirliğine dönebileceğimin sözünü alıyorum.

Ben başlıyorum muhabir arayışlarına. Muhabiri ben seçeceğim. İşler yanlış giderse sorumlu da ben olacağım tabi. Aldığım bu sözden sonra tam 3 Fenerbahçe muhabiri deniyoruz. Ama her gelen en fazla 1 hafta dayanabiliyor. Aralarından bir tanesi de tüm servisi soyup soğana çeviriyor ve yurtdışına kaçıyor. Sonradan öğreniyoruz ki tek çarpılan biz değiliz, tüm Fenerbahçe camiası çarpılmış.

Fenerbahçe yeni bir muhabir kazanıyor…

Ben artık yeni bir Fenerbahçe muhabiri bulmaktan tam umudu kesmiştim ki onunla tanıştım. Gencecik, ama hırlı mı hırslı cevval bir muhabir. Hemen her televizyoncunun okulu pozisyonundaki HBB TV’de çalışıyor. Oradan oraya koşturuyor. Daha o yaşta abilerini atlatıyor. Şeytan tüyü var; bir şekilde kimsenin röportaj yapamadığı isimlerle röportajlar yapıyor. Tamam dedim, işte bu!

Faik Ağabeyin ağzından girdim, burnundan çıktım ve en sonunda Kanal 6’ya Fenerbahçe muhabiri olarak alınmasına ikna ettim. Aynı hafta içinde genç muhabirimiz yaptığı haberlerle kanalın yıldızı oldu. İkinci haftanın sonunda ise Brezilya’ya Fenerbahçe ile birlikte kampa gidecek isim o oldu, ben de böylelikle Galatasaray’la Almanya’ya gidebildim.
Bu gencin adı Bülent Ülgen’di.

O genç bugün Türkiye’nin en saygın kanallarından Kanaltürk’ün Spor Grup Direktörü.

Hiçbir şey eskisi gibi değil

1 Kasım itibari ile 17 yıl ara verdiğim aktif gazeteciliğe tekrar geri döndüm. Profesyonel yaşama dönmeyi hiç düşünmediğim, hiç istemediğim halde tekrar bu curcunanın içine girdim.

Geri dönmemin tek nedeni var, o da o gün beni kırmayarak Galatasaray muhabirliğine dönmememi sağlayan Bülent Ülgen.

Ben de bugün onun bana ihtiyacının olduğu bir dönemde, onu ve yol arkadaşı Murat Bereket’i yalnız bırakmadım. Üçüncü bir göz olmak, beyin fırtınasının bir ayağı olmak ve onlara ağabeylik yapmak üzere Kanaltürk Spor İstihbarat Şefi görevini kabul ettim.

Bülent de, Murat da bu işe hayatlarını adamış adam gibi adamlar. Geri dönmemdeki en önemli neden de onların bu adamlıkları.

Döndük dönmesine de hiçbir şey bıraktığımız yerde değil.

Haber artık yasakların arkasında. Kulüpler bir yasaktır tutturmuş gidiyorlar. Antrenmanlara basının girmesi yasak! Futbolcularla konuşmak yasak! Yöneticilerin demeç vermesi yasak! Gazetecilerin takımların uçağına binmesi yasak! Yasak yasak, yasak!

Her şey ajansların ve kulüplerin ticari amaçla kurdukları televizyonlarının inisiyatifine kalmış. Özel haber yapmak neredeyse imkânsız.

Masabaşına otur, interneti aç, abone olunan ajansları tara, birkaç internet sitesini dolaş. İşte haberler hazır.

Ne mesleki anlayışım ne de kişiliğim hiç buna uygun olmadı. Bu tarz gazetecilik yapamam. Zaten yapmıyorum da.

Buna isyan edince de kulüpler ve medya sorumluları tarafından tehdit ediliyorsunuz. Bir daha hiç iş yapamamakla! Sanki çok yapıyoruz ya!

Ben burada önce kendime sonra meslektaşlarıma ve özellikle de haber bekleyen okuyucularla izleyicilere söz veriyorum. Ben eskisi gibi haber peşinde koşan, haber kaynağı ile bire bir iletişimde olan, haklarını bilen, haddini aşmayan ama sınırları zorlayan bir anlayışla mesleğime devam edeceğim.

Şu sıralar stadyumlarda gergin bir adam görürseniz işte o benim...

Ya bu sonradan oluşturulmuş sistemi deleceğim ya da bu sistem beni dışarı tükürecek! Hep birlikte göreceğiz.

19 Kasım 2013 Salı

Ne olacak bu Türk futbolunun hali?

Futbolla haşir neşir olanlar iyi bilirler. Yıllarca rakı masalarında, dost meclislerinde, futbol sohbetlerinde yanıtı olmayan klişe bir soru vardı: “Ne olacak bu Fener’in hali?”

Futbol dünyası seneler geçse de bu sorunun yanıtını bulamadı, ama kendine kardeş bir klişe buldu: “Ne olacak bu Türk futbolunun hali?”

Sokaktaki ayakkabı boyacısından, milyar dolarlık bütçesi olan dev şirketlerin CEO’larına kadar herkes futbolla yatıp futbolla kalkıyor. Herkes teknik direktör, herkes yönetici… Ama kimse taraftar değil!

Taraftar dediğin zaten bir dogmaya inanır. Rasyonel değildir. Tercihleri pek değişmez. Tek beklentisi vardır, o da sportif başarı. Takımının eksiklerini görmez, küçük başarılarını büyütür.

Yöneticiler de bu gerçeğin farkındadır. Rakamları hep şişirir. 10 milyon taraftarı olan kulübü, önce 20 milyon taraftarımız var diyerek tavan yaptırır, ardından da sadece 1 milyon taraftara hitap edecek projelerle yola çıkar. Çünkü 10 milyon kişi ile uğraşmak zor iş. Onun yerine 1 milyonu azdır, bağırtır. Onlara sürekli sportif başarı vaatleri sat. Kadınların, çocukların stada gelmesi kulübe verilen bir ceza olsun. Her gün birisi yangın çıkarsın, bir gün sen, ertesi gün başkası. Kavga gürültü... Yangını söndür, kahraman ol, çok meşgul gözük. Çok konuş. Çok tanın…

Bir şey hoşuna gitmediği zaman hemen 360 derece rotayı değiştir ilk şikâyet eden sen ol.

Spor kulübü, dernek ol ama sosyal bir sorumluluğun olmasın. Ticari bir şirket ol ama Türk Ticaret Kanunu kuralları senin için geçerli olmasın. Kendi borunu öttür.

Kâğıt üzerinde büyük kulüp ol ama büyüklükle ilgin olmasın. Sürekli mağduru oyna ki taraftarın daha fazla azsın. Rakiplerini sürekli suçla ki yaptıkların gözükmesin.

Avrupa kupalarına katılmayı marifet, rakiplerini yenmeyi zafer, tur atlamayı dünya kulübü olmak san.

İşine geldiğinde ben bu kulübün neferiyim, hayatımın her anını kulübüme harcıyorum de, işine gelmediğinde ise benim hareketlerim menfi, kurumu bağlamaz de. Bir başarı varsa mimarı ol, başarısızlık varsa komplo teorileri üret, bahanelerinle insanları kendine inandır.

Çok sevdiğim bir arkadaşım bir tespit yapmıştı. Türkiye’de futbol 2 milyon üzerinde dönüyor diye. O kadar haklı ki! Ya o 2 milyonun dışında kalan diğer futbolseverler? Onlar etkisiz eleman. Onlar bile neden futbolu sevdiklerini, neden bir takım tuttuklarını ifade edemiyorlar. Etmek niyetinde değiller. Zaten futbol ekonomisine katkıları da yok.


Gerçek futbolsever 2 milyon mu? İşte o kalan sağlar bizimdir. 650.000 Digiturk satılır, 200 küsür bin Fanatik okunur, 350.000 forma, 150.000 kombine. Tamam işte, daha ne olsun?

Biz de sonra oturur “Ne olacak bu futbolun hali? diye sorup dururuz!

27 Ekim 2013 Pazar

Katarlı Messi, Kuveytli Ronaldo’ya karşı!

İngiltere’de 19. yüzyılın ikinci yarısında, çamur içinde balçık bir saha ve daha çok Amerikan Futbolu’ndaki uzun direkleri andıran, tahtadan derme çatma kaleler arasında oradan oraya koşuşturup duran onlarca genç, icat ettikleri oyunun gelecekte bacasız bir sanayiye dönüşeceğinin farkında olsalar, ne yaparlardı acaba?

Farklı bir oyun oynamak amacıyla yola çıkan bu gençler  adına, ayak topu, yani İngilizce olarak Futbol denilen bu oyunun, aradan geçen zaman içinde kabuk değiştirip, bugün bütçesi milyar dolarlarla ifade edilen dev bir sektör haline geleceğini tahmin edemezlerdi elbet.

Günümüzde oynanan futbol dahi benim çocukluğumda oynanan futboldan farklı dersem çok abartmış olmam.

Benim çocukluğumda hem saha içindeki kurallar hem de saha dışındaki kurallar bugünkünden farklıydı. Bu değişimleri anlatarak kafanızı şişirmeyeceğim ama birkaç örnek vererek o günden bu yana olan değişimler hakkında fikrinizin oluşmasını sağlayabilirim.
Her şeyden önce sahada sadece 3 hakem vardı. Ve bu hakemler sadece siyah giyebilirdi. Galibiyetler 2 puandı. Türkiye’de yabancı sayısı 2 idi ama Avrupa’da da sınırsız yabancı kavramı yoktu.  Maçlarda deplasman takımlarının da taraftarları eşit düzeyde yer alırdı. Avrupa Kupa Galipleri Kupası diye bir şampiyona vardı. Kaleciye gayet güze geri pas verebiliyordunuz!

Daha onlarca değişim sayabilirim, ama amacım geçmişte olan değişimleri anlatmak değil gelecekte futbolu nelerin beklediğini anlatmak.

Hep diyoruz ya futbol bacasız sanayi diye, bundan sonraki değişimlerde bu doğrultuda ve özellikle ekonomik amaçlı olacak hiç şüphesiz. Nitekim Avrupa futbolunun şu anki patronu pozisyonundaki UEFA’nın bu seneki bütçesinin 4 milyar İsviçre Frank’ının üzerinde olduğunu ve bu kuruluşun 18 büyük organizasyonu tertip ettiğini söylersek sanırım, ne denli büyük bir sektörden bahsetmiş olduğumuzu anlatabiliriz.


Bir kere şunu hemen belirtmeliyim bundan sonra olacak değişiklikler hep radikal olacaktır. Geçmişteki gibi çaktırmadan hissettirmeden değil.

Oyuncularına milyonlarca dolar para bağlayan ve onları kendi malları gibi düşünen kulüpler, uzunca bir zamandır milli takımlara oyuncu vermek istemiyorlar. Herhangi bir sakatlık riskine karşın, bağlı bulundukları federasyonların yanı sıra, FİFA’yla da sürekli karşı karşıya geliyorlar.

Dünya Kupası göremeyen yıldızlar!

İşte tam bu noktada yakın bir gelecekte, yeni bir radikal değişimin doğacağını düşünüyorum.
Olimpiyatlardan sonra dünyanın en büyük spor organizasyonu Dünya Kupası.  Mevcut formatına göre 32 takımla oynanıyor. FİFA Dünya Sıralamasına baktığınızda ilk 6 daki takımlar pek değişmiyor ve finale de genellikle bu ülkeler kalıyor. İstisna hemen hemen hiç olmuyor. Kısacası Dünya Kupası’nı hep aynı takımlar kazanıyor. İşin heyecanı kaçıyor.

Daha da ötesi, bir de işin başka yönü var ki çok daha üzücü. Liglerinde harikalar yaratan ve tüm dünya tarafından izlenmek için can atan yıldızların ülke milli takımları çoğu zaman bu şampiyona dışında kalıyor. Kulüplerinde muhteşem performanslar sergileyen ve efsane statüsüne ulaşan bu yıldızları dünyanın en büyük kupasında maalesef izleyemiyoruz.

Mesela en yakın örneklerden yola çıkarsak, Brezilya’da yapılacak Dünya Şampiyonası’nda Play-off'ta Portekiz ve İsveç eşleştiği için Dünyanın en iyi futbolcuları olarak gösterilen Ronaldo ya da İbrahimovic’ten biri boy gösteremeyecek. Keza bir de katılmayacakları kesinleşen yıldızlar var ki bu futbolseverler için büyük kayıp. Başta A Milli takımımızın yıldızı Atletico Madrid’li Arda Turan olmak üzere şu an transferde dünya rekorunu elide tutan Real Madrid’in Galli yıldızı Gareth Bale, Petr Cech (Chelsea - Çek Cumhuriyeti), David Alaba (Bayern Münih - Avusturya), Daniel Agger (Liverpool - Danimarka), Christopher Samba (D. Moskova - Kongo), Roberto Rosales (Twente - Venezuela), Nemanja Matic (Benfica - Sırbistan), Marek Hamsik (Napoli - Slovakya), Robert Lewandowski (Dortmund - Polonya) Dünya Kupası’nda forma giyemeyecekler.

Geçmişte de Dünya Kupası’nı kaçıran ve bu büyük şovdan uzak kalarak seyirciyi kendilerini izlemekten mahrum bırakan yıldızlar vardı. Hollanda, Marco van Basten, Frank Rijkaard, Ruud Gullit'li kadrosu ile 1986'da yer alamamıştı. 6 kez Arjantin, 2 kez Kolombiya, 31 kez de İspanya forması giyen Di Stefano başta olmak üzere, Kuzey İrlandalı George Best, Fransız Eric Cantona, İngilizlerin efsane futbolcusu Duncan Edwards, yaşayan efsane Galli yıldız Ryan Giggs, Finlandiyalı Jari Litmanen, başka bir Galli Ian Rush, Liberyalı George Weah, İrlandalı Robbie Keane, Bulgar Dimitar Berbatov,  Togolu Emmanuel Adebayor Dünya Kupaları’nda forma giyme şansını ülkeleri yüzünden kaçırdılar.

Yeni ve Farklı Milli Takımlar?

Peki çözüm ne?

Çözüm milli futbolcuların ülkeler arasında transfer edilebilmesinde! Böylelikle hem kulüpler futbolcularını istedikleri gibi pazarlayabilecekler ve bundan para kazanacaklar hem de hiç bir yıldız futbolcu turnuva dışında kalmayacak.

Milli takımların başına nasıl başka ülkeden teknik direktör getiriliyorsa aynı şekilde yabancı ülke oyuncuları da başka bir milli takımda oynayabilecek.

Aslına bakarsanız bu bir şekilde günümüzde de farklı adlarda uygulanıyor. Almanya Milli Takımında neredeyse Alman oyuncu yok. Devşirme modeli ile tüm yabancı oyuncuları Alman vatandaşı yaparak milli takımlarında oynatıyorlar.  Bizim yakından bildiğimiz örneği Mesut Özil. Diğerlerini saymaya bile gerek yok. Bir de bizim içimizde olanlar var. Marco Aurelio bizim milli takımımızda nasıl oynadı? Mustafa İzzet ya da Kazım Kazım? Yani anlayacağınız aslında şu anda da bir şekilde uygulanıyor bu.

Bahsettiğim milli takımlar arası transfer modelinin uygulanmaya başlaması durumunda kalitenin nasıl artacağını tahmin edebiliyor musunuz?

Galatasaray Sneijder için ABD Futbol Federasyonu’ndan ne kadar ister, ya da Real Madrid Ronaldo için Kuveyt’ten? Rekoru Katar’a transfer olacak Barcelonalı Messi mi kırar dersiniz? Arda Turan'lı Çin, Drogba'lı Türkiye karşısında ne yapar?

Şu an için size çok uzak gelen bu senaryo çok kısa bir süre sonra gerçek olabilir. Böyle bir şey gerçekleştiğinde Messi’yi Katar milli takımında Ronaldo’yu Kuveyt’te Drogba’yı A Milli takımızda izlemek mümkün olabilir. Dünya Kupası Finali de artık Sudi Arabistan ile Çin arasında oynanırsa kimse şaşırmasın!

17 Ekim 2013 Perşembe

"Futbol" sever

Biz ülke olarak futbolu sevmiyoruz. Futboldan falan da anladığımız yok. Her fırsatta 80 milyonluk bir ülkeyiz diye övündüğümüz insanlarımızın arasında, futbolsever! diye tanımlayacağımız yaklaşık 35 milyon kişi var. Ancak bunların futboldan anladığı tek şey amiyane tabiri ile “sidik yarıştırmak”! Yani Avrupa Şampiyonlar Ligi Finali Türkiye’de oynansa bu futbolseverlerin! umurunda olmaz. Onlar için varsa yoksa Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş… Hoş sorsanız bu kulüpler hakkında da pek fazla bir şey bilmezler ya, o da ayrı bir konu. Bu 35 milyon içinde gerçek futbolsever diyebileceğimiz 2 milyon kişilik bir kitle var. Bilen, gören, okuyan, tüketen…

Ancak bu gerçek futbolsever dediğimiz kitle için bile takım tutmak tıpkı bir dine inanmak gibi bir olgu. Takımlarını futbolun hep üstünde tutuyorlar. Onlar için takımları bir yana, futbol bir yana. Kurallar bu takımlar için dizayn edilmiş diye düşünüyorlar. Eğer kurallar takımlarının çıkarlarına ters düşerse hemen mızıkıyorlar.

Elbette bunun birçok etkeni, sayılmayacak kadar sebebi ve sosyolojik nedeni var. Ancak bana göre en önemli nedeni medya! Bizim ülkemizde maalesef spor medyası yok. Biz de futbol medyası var. Televizyonların futbol haberleri, gazetelerin futbol sayfaları var.

Ülkemizin bir voleybol takımı dünya şampiyonu oluyor ama gazetelerde kutu haber oluyor. Televizyonlarda ise tek cümle ile geçiştiriliyor. Sonra o gazete spor sayfası olduğunu söylüyor, televizyon da spor haberleri verdiğini iddia ediyor. Aman ne güzel!

Gazete yöneticilerine sorarsanız; “Futbol yoksa okuyucu da yok!” Aslında deve kuşu misali kendilerini kandırdıklarının farkında değiller. Okuyucu, izleyici doğru verdiğiniz her haberi okur, her haberi izler. Yeter ki siz doğru seçim yapıp doğru zaman da doğru şekilde verin.
Hadi tamam futbol habercisisiniz, bunu da anladık. Ama bari doğru verin. Bu ülkede sadece Süper Lig mi var? Onu da geçtim, 18 takım için de sadece 3 takım mı var? Gerçi üç takım için de bile ayrım var. Beşiktaş bu üçlüde kendine zor yer buluyor.

Hal böyle olunca bu takımın haberlerini yapmak ve ilgili sayfalarını doldurmak için akla gelinmedik metotlar uygulanıyor. Suni gündemler, yalan haberler, şişirme haberler, kavgalar…

Ya sahi Manchaster Unidet’ın Başkanı’nın adını bilen var mı? Ya da Real Madrid, Barcelona, Bayern Münih veya Olimpic Lyon? Bu saydığım takımlar dünyanın en iyi takımları arasında değil mi? Ülkeleri futbola yön vermiyor mu? O ülkelerde medya yok demek ki! Ya da okuyucu!

Ülkemizde yöneticiler futbol kulüplerinden besleniyorlar. Ufak kulüplerde bunu maddi anlamda da yapan var. Ama büyük kulüplerimizin başkanlarının temel gayesi ise medya sayesinde taraftarı elinde tutmak ve güçlenmek. Ve doğal olarak da mevcut sistemin bu şekilde gitmesini istiyorlar. Değişmesi hiç birinin işine gelmiyor.

İşte o zaman akla cevabı aslında bilindik olan sayısız bazı sorular geliyor.
Tüm partilerin bir olup mecliste çıkardıkları tek yasa olan 6222 sayılı yasa, aradan birkaç ay geçince yine tüm partilerin fikir birliği ile değişiyor. İlginç gelmiyor mu size?

Acaba Aziz Yıldırım Fenerbahçe Başkanlığını neden bırakmıyor dersiniz? Bıraktığında parmaklıklar ardını boylaması muhtemel olduğu için olabilir mi?

Galatasaray Başkanı Ünal Aysal yaş kemale erince mi bir anda Galatasaraylı oldu? Yoksa devlet ile yaptığı bazı işler, ihaleler garanti olsun diye mi Sarı Kırmızılı kulübün başına geçti?

Tüpçü yakıştırması ile taraftarın diline dolanan ve önce Beşiktaş ardından da Türk futbolunun başına geçen Yıldırım Demirören onca parası varken neden bunca küfürü yemeyi göze alıyor. “Yeter Yıldırım Demirören yeter” tezahüratlarını duymak hoşuna mı gidiyor dersiniz?

İlkokulu bile zor bitirdiğini her fırsatta dile getiren Trabzonspor Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, Bordo-Mavili takımın başkanı değil de Trabzon Belediye Başkanı dahi olsa, bugün Trabzonlular üzerinde kurduğu hakimiyeti kurabilir miydi acaba? 

Tek tek isimleri, futboldan bu anlamda rant sağlayanları, beslenenleri saymak mümkün değil. Liste uzar gider. Ben söyleyince meslektaşlarım kızıyor. Sorun bu isimlerde değil. Bu isimlerin yerinde ben de olmayı isterim. O gücü kullanmak güzel olsa gerek. Sorun bu gücü onlara dolaylı olarak veren medyada.

Yoksa ben yanılıyor muyum, onlarda mı tıpkı 35 milyon gibi bir futbolsever?


3 Ağustos 2013 Cumartesi

Türk Futbolu için tarihi fırsat

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) başka hiçbir kurumun sahip olmadığı bir güce ve hareket özgürlüğüne sahip.  Akıllı ve planlı yönetim anlayışıyla, üretebileceği kaynağın sınırı hemen hemen yok gibi. Ancak bunun için her şeyden önce  vizyon ve misyon sahibi yöneticilere ihtiyacı var.  Aklı hür, vicdanı hür beyinleri bünyesinde toplamış bir federasyon, maalesef şu an için mevcut değil. Futbolu yönetmek, bilgi, beceri ve tecrübe gerektirir. Oysaki TFF’de hep bir eksik var. Un varsa yağ yok, yağ varsa şeker yok. Hepsi varsa aşçı yok. Helva bir türlü yapılamıyor. Zaten de bu gidişle yapsalar yapsalar Türk futbolunun helvasını yapacaklar.

Türkiye Futbol Federasyonu bugüne kadar belki de dünyada başka hiçbir federasyonun eline geçmemiş olan, tarihi bir fırsatı eline geçirmiş durumda.
Spor Toto Birinci Lig’in yayın haklarını elinde bulunduran ve Lig TV’nin de sahibi olan Digitürk televizyon platformu, sahiplerinin yaşadığı ekonomik kriz nedeniyle bir şekilde TMSF’nin eline geçti.

Digitürk 2,5 milyona yaklaşan abonesi bulunan dev bir platform.  İçinde yüzlerce kanal var, stüdyoları var, ekipmanları var ve her şeyden önemlisi tecrübesi var.

TFF önümüzdeki sezon yeniden yayın ihalesi yapacak. Bu sezon Lig TV’nin son sezonu.  

Yapılacak yayın ihalesini Lig TV  dışında bir kanalın alması durumunda, alan kanalı ciddi sıkıntılar bekliyor. İhaleyi lan kanalın aynı sistemi kurması, yeni aboneler elde etmesi, ekipmanlar alması, şifreli kutuları pazarlaması oldukça uzun ve meşakkatli bir süreç.


Düşünsenize bu kanal Lig TV’nin elde ettiği abone sayısına kaç sene de ulaşabilir.
Futbolda yaşanan onca şeyden sonra, önümüzdeki sene yapılacak ihalede ben eski rakamların mevcut anlayışla yakalanabileceğine inanmıyorum. TFF yayın haklarının ihalesini, bu kirli ortamda geçmişte sattığı rakamların yarısına satamayacak durumda. Şu anki  astronomik rakamlar bence hayal. Bu rakamlara ulaşılamadığında ise zaten krizde olan kulüpler en büyük gelir kalemindeki düşüşten dolayı teker teker iflas bayrağını çekmeye başlayacaklar. Görünen köy kılavuz istemiyor!

Oysaki TFF’nin önünde büyük bir fırsat var. Kan kaybetmiş yerlerde sürünen, kirlenmiş ve kötü yönetilen Türk futboluna çağ atlatacak bir fırsat bu; Türkiye’nin en çok abonesi bulunan platformu Digitürk satılık. Aboneleriyle, kurulu düzeniyle satılık. Hem de haraç mezat satılık. Devletin elinde.

TFF’nin yerinde olsam bir dakika beklemem bu platformu ne yapar ne eder alırım. Bu durumda gelecek sene yapılacak olan ihalede sadece ligin yayın haklarını pazarlamak yerine, platformunu aboneleri ile pazarlamak gibi bir fırsat elde ederim.
Bu platform için oluşturulabilecek senaryoların ucu bucağı yok.  O kadar çok iş modeli ortaya konulabilir ki hayalini siz kurun. Ulusal ve uluslararası birçok firma bu durumda bu işin işletmesini almak için yarış vereceklerdir.

Beraberinde getireceği medya gücünü ve denetimini saymıyorum bile.
Dedik ya futbol vizyon, misyon ve tecrübe işidir! Sizce TFF’nin mevcut yönetiminde bunlar mevcut mu? Bu işi kotarabilirler mi?


26 Haziran 2013 Çarşamba

UEFA bir ilke hazırlanıyor

Uzunca bir yazı, okumayı sevmeyenler, detaylarla ilgilenmeyenler ve sonucu merak edenler için son kelimeyi en başa yazayım:  

UEFA Londra’da değiştirdiği disiplin talimatını ilk kez Fenerbahçe ve Beşiktaş başta olmak üzere Türk takımları üzerinde uygulayacak. Birçok takım bir alt ligde mücadele etmek zorunda kalacak. TFF ve Milli Takımımızı da ciddi yaptırımlar bekliyor.

Şimdi detaylarla ilgilenen ve merak edenler için yazıma devam edebilirim.
Türk futbolu sakat kalacak diye sesimin yettiğince bağırdım yıllardır. Ancak en yakınımdakiler bile bu çığlığımı duymadılar, duymak istemediler.

Türk Futboluna 2008 yılının Şubat ayında yapılan siyasi operasyonla birlikte aslında her şey tersine gitmeye başladı. A Milli Takımımız FIFA sıralamasında 4 yıl içinde paraşütsüz bir şekilde düşerek 53. sıralara kadar geriledi. Muhtemelen ilk kura çekimine 4. Torbadan
katılacağız. Takımlarımız Avrupa Kupalarında üst sıralarda mücadele ediyorken, an itibari ile Avrupa’dan men almış 2 takımımız var. Bu sayı daha da artacak.

2008’e kadar futbola siyasetin bulaşılmadığı ile övünülür ve futbolun kendi içindeki siyasetten bahsedilir, bu dinamikler konuşulurdu. Oysaki artık siyaset futbolun dibine kadar girmiş durumda ve bu stabil yapı eleştirilemiyor bile. Tek konuşulan ise siyaset kimi isterse onun başkan olabileceği.

Deve kuşu gibi başını kuma sokmuş olan Türk Futbolu hala gerçekle yüzleşemiyor. Dalga dalga sıkıntılar gelmeye devam ediyor. Tsunami vurduğunda yıkılacağız bunun tedbirlerini bile almıyoruz. Ne yöneticiler, ne medya mensupları ve hatta ne de spor hukukçuları başlarını kumdan çıkartamıyorlar. Ya da çıkartmak istemiyorlar.

UEFA Fenerbahçe ve Beşiktaş’a Avrupa kupalarından men kararı verince sanki bu beklenmiyormuş gibi bazı çevreler kıyametler kopardı.  Oysa daha henüz gerçek cezalar gelmedi bile…

Futbolun Avrupa’daki tek patronu UEFA 23 Mayıs 2013 tarihinde Londra'da yaptığı toplantıda çok önemli bir değişikliğe imza attı. Bu çok köklü bir değişiklikti. Disiplin talimatında yapılan değişiklikle birlikte, şikeyle ilgili açılacak soruşturmalarda zaman aşımı uygulanmayacak ve eğer ülke federasyonlarının gerekli yaptırımları uygulamadığı kanaatine varılırsa, UEFA devreye girecek. Eskiden bu konuda UEFA kararı tamamen ülke federasyonlarına bırakıyordu.

Kısacası süreç sona ermedi. UEFA önce acil olan kararı verdi. Tespiti yaptı. Şimdi ise değerlendirmesini yapıp lokal olarak kararlar alacak.

Elbette biz bu kararlardan önce kendi göbeğimizi kendimiz kesebiliriz. Ama bu yürek ister, bu cesaret ister, bu kararlılık ister ve her şeyden önce bağımsızlık ister.

Malum daha önce ısmarlama bir şekilde tahkim kurulu bir karar verdi. Bu karara göre Türkiye’de her şey tertemiz! Mahkeme kişilere ceza vermiş bile olsa, tahkimimiz takımlarla kulüpleri ayrı ayrı değerlendirildi. Öyle ya söz konusu olan koca koca camialardı. Karşısına alamazdı TFF bu büyük camiaları. Kol kırılır yen içinde kalırdı. Hakları yenen kulüpler onların umurunda değildi.

Oysaki futbolun patronu bu konuda hiç de aynı fikirde değildi TFF ile. Önce bir şekilde! yargı kararlarını beklemeye ikna oldularsa da, aradan 2 yıl gibi bir zaman geçince daha fazla beklemediler ve kararlarını verdiler.  Çünkü belirlemiş oldukları ilkeler ve sadık kaldıkları kavramlar var. UEFA Disiplin Talimatının 6. sayfasında 12. madde o kadar açık ve net ki! Bizim futbolseverlerimiz bunu görmek istemiyor. Göremiyor! Şike ile ilgili bir madde, ama şike yapılmış, yapılmamış değinmiyor bile bu maddede. “Futbolun dürüstlüğünü sarsacak davranış” diye bir kavram var çünkü UEFA'da. Bizim anlamak istemediğimiz işte bu. İngilizcesi olanlar için madde aynen şunu diyor: "All persons bound by UEFA’s rules and regulations must refrain from any behaviour that damages or could damage the integrity of matches and competitions and must cooperate fully with UEFA at all times in its efforts to combat such behaviour."

Şimdi ne olacak? Nasıl bir süreç bizleri bekliyor?

UEFA, takımlarımıza verdiği bu ceza ile bir anlamda TFF’yi ve verdiği kararları yetersiz bulduğunu ilan etti.  Kibarca “sana inanmadım” dedi. Bu durumda ikinci dalga kaçınılmaz gözüküyor. Bu dalga çok vahim sonuçlar doğuracaktır.

Bu pisliği temizlemenin birkaç yolu var.

Tahkimin aldığı kararı bir başka bir merciin geri alma yetkisi olmadığına göre yeniden bir yargılama gerekmekte. Yeniden yargılama olabilmesi için de şartların değişmesi, yeni delillerin ortaya çıkmas ve bir müracaat gerekli. Şartlar UEFA’nın verdiği kararla birlikte değişti. Bu sağlam bir delil. Trabzonspor bu işin mağduru gözüküyor. Bu durumda tahkime başvurup yeniden bir yargılama isteyebilir.

İkinci bir yol ise hala istifa etmeyerek, onursuzca o koltuğu sahiplenen Türkiye Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu toplanır . Yönetim daha önce yapmadığını yapar ve kulüpleri Disiplin Kurulu’na sevk eder. Disiplin Kurulu’nun vereceği cezalar tahkime gittiğinde zaten daha önce verdiği karar yok hükmüne düşer.

Her iki durumda da Türkiye’de şikenin cezası bellidir: Bir alt lige veya liglere düşürme!
Zaten TFF bunu yapmadığı takdirde Ana Statü’sündeki Amaç ana başlıklı 2. maddenin l bendindeki “FIFA ve UEFA’nın statülerine, talimatlarına ve kararlarına riayet etmek;” ifadesi nedeniyle paşa paşa olacaklara daha da ağır şartlarda katlanmak zorunda kalır. Çünkü bu durumda Milli Takımızın da ceza alması gündemde.

UEFA futbolu belli bir zümre, kişi veya kurumun sahiplenmesine ve kafasına göre yönlendirmesine izin vermiyor. Onlar göre futbol yüz milyonların takip ettiği bir olgu. Bu olguyu başka hırslar ile karıştırmanıza müsaadeleri yok. Konu bu kadar basit. UEFA için hiçbir kişi kurum futbolun üzerine çıkmaya çalışamaz.

Ha merak edenler için son bir söz. UEFA Takımlarımızın tümden Avrupa Kupalarına katılımını yasaklayacak bir kararı yaşanan ve yaşanılacak süreçte vermez. Ancak TFF’ye ceza verir. Bu da Milli Takım üzerinden bir yaptırımdır. Yani “Madem biz ceza aldık kimse Avrupa’ya gidemez” deme şansı yok.  


7 Nisan 2013 Pazar

Kim kime, dum duma…


Şimdi okuyacaklarınız aslında birçok gazete için haber niteliği taşıyor. Normal şartlarda iyi bir gazetecinin burada bahsedilenlerden ciddi bir haber çıkartabilme şansı var. Ama nitelikten çok, niceliğe önem verildiğinden, bu bilgiden sadece bu satırları okuyanların haberi olacak.

Zaten yazdıklarım birilerini fena şekilde rahatsız ediyor. Ama işin tuhafı, rahatsız olanlar yazıların muhataplarından çok, bu işi duyurması gereken meslektaşlarım. Muhatapların ise dünya umurunda değil.  İyi ki internet var da herkes her şeyden haberdar olabiliyor.

Çok önemli yerlerde çok önemli yerleri işgal eden ve aslında sözde karar merci olan bazı meslek büyüklerim! kendileri yaz(a)madıkları, duyur(a)madıkları konuları bu satırlarda sizlerle paylaşmamdan huzursuz olmuş durumdalar. “Yazıyorsun da ne oluyor?”, “Ne değişecek?”, “Seni kim kaale alır?İnternette kaç kişi okur?” gibi sorularla aslında acizliklerini ortaya koyuyorlar.

Emre Alkin
Deve kuşu gibi kafalarını kuma sokup, bir tek kendi güçleri olduğuna kendilerini inandırmış olan o meslektaşlarım, şu an bu satırları okuyanların olandan bitenden haberdar olduğunun farkında değil. Hatta bir çoğunun tirajından daha fazla okunmuş yazılarım olduğunu da bildiklerini sanmıyorum.

Bu zavallı köşe tutucular, aslında zayıflıklarını, aciziyetlerini gizlemek için mevcut durumu koruma ve kollama derdindeler. Onları anlamak istiyorum. Ancak nerede kaldı onur, şeref, gurur, haysiyet? Nerede meslek ahlakı?

Türk futbolunda işlerin iyi gitmediğini yıllardır yazıyorum. Türk futbolu çok hasta durumda. Hastalığın hızla tedavi edilmemesi durumunda komplikasyonların her geçen gün artması içten bile değil. Gerçi bundan daha kötüsü ne olur onu da bilmiyorum ya! Sanırım bundan sonraki süreçte bu komplikasyonların büyümesi Türk futbolunun gelir kaynağı olan sponsor ve yayın gelirlerinin azalması anlamına gelecek.

Fazla ve verimsiz personel istihdamının devam etmesine rağmen, TFF içinde halen çalışan bir elin parmaklarını geçmeyen birkaç arkadaşım kaldı. Zaman zaman telefonla, zaman zaman da bir araya gelerek sohbet ediyoruz. Önceki gün duyduklarım karşısında küçük dilimi yutuyordum.

Ne acıdır ki TFF Başkanı Yıldırım Demirören seçildiği günden bu yana bırakın personelle tanışmayı, idari hizmetlerin verildiği, TFF’nin işleyişinin yürüdüğü 2. kata henüz inmemiş bile. Personelin büyük bir çoğunluğu Demirören’in suratını gazetelerden tanıyor. Zaten başkanlık katındakiler de çok nadir görebiliyormuş. Demirören için TFF Başkanlığı hizmetten ziyade bir makam, bir apolet. İstinye’de ki ekstra bir ofis. Devletin üst düzeyindekilerle görüşmek için bir araç. Egolarını tatmin etmek bir oyuncak. Yanlış anlamayın lütfen gerçekten Yıldırım Demirören’e kızmıyorum bunun böyle olacağını herkes biliyordu. Onu oraya seçenlerin kabahati bu!

Yönetim kurulu üyeleri ise bunca zaman geçmesine rağmen üstlendikleri görevin sorumluluklarının farkında değiller. Demirören’in listesinde bulunan hemen hemen hiçbir ismin futbolla ilgili yönetici geçmişi bulunmadığından, hala sudan çıkmış balık gibi ortada dolandıkları aşikar. Bugün TFF’de çalışan 600’ü geçkin personelden büyük bir çoğunluğu yöneticileri sokakta görseler tanımazlar. TFF Yönetimi’nin en deneyimli ismi Ufuk Özerten bir şeyler yapmak için çırpınıyor gözükse de, o da bu sarmalın içinde hayal kırıklığı yaratmış durumda. Nitekim kendi tecrübesine yakışmayacak nitelikte amatörce hatalar yapmakta. Bu kadar yükü tek başına göğüsleyememiş gözüküyor.

İşin daha da ilginci ise, bu kadar tecrübesiz yönetim kadrosunun, kendilerine seçtikleri profesyonel kadroların da, en az kendileri kadar amatör olması. TFF teşkilatının en başına Genel Sekreter olarak getirilen, çok değerli bir akademisyen ve ekonomi adamı olduğuna şüphem olmayan Prof.Dr.Emre Alkin’in, geçmişte alt liglerden birinde yer alan bir takımımıza danışman olması dışında futbolla alakasının olmaması, neredeyse paraşütle bu makama getirilmiş olması işlerin daha da kötü ilerlemesine yol açıyor. Nitekim TFF’de dilden dile konuşulan ve alay konusu haline gelen bir olay var ki tam bir utanç kaynağı.

TFF’ye yurt dışından bir federasyondan maç anlaşmaları yapmak ve ortak projeler yürütmek amacıyla bir heyet geliyor. Genel Sekreter Yardımcılarından birinin odasında toplantıya giriliyor. TFF’nin en eski ve en tecrübeli isimlerinden önemli sayılacak bir görevde bulunan bir isim de bu heyete mihmandarlık yapıyor. Futbola büyük hizmetleri dokunmuş bu tecrübeli ismi heyettekiler yıllar öncesinden zaten çok iyi tanıyor. Toplantı esnasında, TFF teşkilatının en tepesindeki isim olan ve tüm idari kadroyu yöneten Genel Sekreter Prof.Dr.Emre Alkin de odaya geliyor. Heyetle tanışmaya ve kartvizit alışverişine başlıyor.
 Ancak kendisine doğrudan bağlı olan üst düzey personeli tanımadığından ona da kartvizitini veriyor. Odadaki herkes buz kesiyor ama kimse bozuntuya vermiyor. Skandal burada da bitmiyor. Alkin TFF’yi ve çalışmaları anlatmaya, projeleri konuşmaya başlıyor. Ama muhatap olarak seçtiği kişi kartvizitini de verdiği yılların personeli oluyor. Tecrübeli isim göz-kaş işaretleriyle, vücut diliyle durumu Emre Alkin’e aktarmaya çalışsa da başarılı olamıyor. Heyet ise dumur bir vaziyette olana bitene anlam vermeye çalışıyor. Büyük bir hayranlık duydukları TFF’nin, en üst düzey profesyonelinin kendi yanında çalışan en deneyimli üst düzey elemanını tanımamasını büyük bir şaşkınlıkla izliyor.

Elbette TFF Başkanı ve Yönetim Kurulu üyelerinin inmediği kata Genel Sekreter’in de inmemesi gayet doğal. Bu tür utanç verici hadiselerin yaşanması da olağan hale geliyor tabi.

Bana göre her ne kadar insani anlamda zaafları olsa da, çalışma arkadaşlarının bir çoğunu yüz üstü bıraksa da TFF’ye şu an Trabzonspor’da görev yapan Metin Kazancıoğlu kadar donanımlı, bilgili ve tecrübeli bir Genel Sekreter gelmedi. TFF’nin başarı için her şeyden önce Kazancıoğlu kalitesinde bir isme ihtiyacı var.

Yıldırım Demirören TFF makamını amaç değil araç olarak gördüğünden bu yükü kaldıramıyor. Bu konuda tecrübesi ve birikimi olmadığından elemanlarını doğru seçemiyor. Proje üretemiyor ve her şeyden önce karar alamıyor.

Bugün taraflı tarafsız herkesin mumla aradığı ve adeta başkan olması için dua ettiği Haluk Ulusoy’un işte  en büyük meziyeti “karar” vermesiydi. Başkanlık makamına gelinceye kadar yönetim kademesinin hemen her kademesinde görev alan ve tecrübeli olan Ulusoy, etrafındakileri dinler ama kararı kendi verirdi. Verdiği kararlar bazen elbette yanlış da olabilirdi. Ama en kötü karar bile kararsızlıktan daha iyidir. Nitekim benim de şahit olduğum bir olay var ki bunun en büyük örneğidir.

Hatırlayanlar olacaktır; Azerbaycan ile İnönü Stadı’nda yapılan bir maç öncesi Gençlik Spor İl Müdürlüğü ile Protokol Tribünü konusunda bir sıkıntı yaşanmıştı. Neticesinde Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy, yönetim kurulu üyeleri, FIFA, UEFA ve Azerbaycan Futbol Federasyonu yetkilileri, Türkiye-Azerbaycan Dünya Kupası Grup Eleme maçını, protokol tribünü yerine, kapalı tribünden izlemişti. O dönemde TFF’nin Basın Danışmanıydım ve o maçta da organizasyon komitesindeydim  Bizzat Başkanın talimatını, bandodan sorumlu komutana iletip seremonin bu tribün önünde yapılmasını sağlayan kişiydim.

Uluslararası karşılaşmalarda sürekli protokol tribünü önünde yapılan seremoni, kapalı tribünün hemen önünde yapılmıştı. İki takım futbolcuları milli marşlar için Federasyon, FIFA ve UEFA yetkililerinin oturduğu bölümün önünde dizilip, Bakan Fikret Ünlü’nün de bulunduğu protokol tribününü arkalarına aldılar. Bu çok ciddi bir karardı. Belki de kendisini koltuktan eden kararlardan biriydi. Ama neticede Haluk Ulusoy karar alabiliyor ve bunu da anında uyguluyordu.

Ulusoy sonrasında gelen yönetimler ve bu yönetimlerin başkanları kendi özgür ve hür iradeleriyle davranmadıkları için bu kararları bir türlü alamadılar. Kendilerinin kuş mu deve mi olduğuna da karar veremedikleri için ülke futbolu olarak bugünkü kaotik ortamı yaşıyoruz. Kulüpler özgür ve hür iradeleriyle, cesur, kararlı birini seçmedikleri müddetçe Türk Futbolunun yakalandığı bu amansız hastalıktan kurtulması mümkün değil.

Bu kadar uzun lafın kısası Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) teşkilatını yönetemeyen, maalesef Türk Futbolunu yönetemez!




























2 Nisan 2013 Salı

Milli Takım nasıl başarılı olsun ki?

Futbola olan kamuoyu ve sponsor ilgisinin bu denli yüksek olduğu nadir ülkelerden biriyiz. Her geçen gün artan TFF gelirleri ve güçlü mali kaynaklara rağmen bu potansiyelimizi maalesef mevcut yöneticiler çok kötü değerlendirmekteler.  Futbolu kanunla yönetme yetkisine sahip olmamıza karşın, kurumsallıktan uzak, merkeziyetçi ve siyasi bir yapı kurmuş durumdayız. Bölgesel ve yerel yapılanma potansiyelimiz varken, TFF’nin mevcut yönetimi futbol gelişimine yeteri kadar önem vermediği için, hazır ve çözüm odaklı bir beyin takımı maalesef yok.

Rahmetli Gündüz Tekin Onay’ın kurmaya çalıştığı uzun vadeli master plan çöpe atıldı ve sadece profesyonel futbol odaklı bir yönetim anlayışı ile ülke futboluna şekil vermeye çalışılıyor. Bir de bunlara profesyonel kulüplerimizin müflis yapısı ve yanlış yönetim anlayışı eklenince işin içinden çıkılamaz hale geliyor.

Türk futbolunu ileriye götürecek yönetsel vizyon ve önceliklerin belirlenmemiş olması, bütçelerin buna göre planlanmamış olması, alt yapı projelerine yönelik bir pazarlama stratejisi ile sponsor kaynağı eksikliği oluşunca tablo daha da kabus halini alıyor.
Ülke olarak zaten gönüllü çalışma kültürü diye bir şeyi bilmiyoruz. Biz de futbol doğrudan rant kapısı. 3 Temmuz sürecinde de bu çarşaf gibi ortaya çıktı zaten.
Üsütüne üstelik kadın faktörünü futbolla birleştirmeyi hala başaramadık. Kadın futboluna ilgi nerdeyse sıfır. Destekse hiç yok. Çocukların yeteneklerinin keşfedileceği en bariz dal Futsal’dan bahsetmiyorum bile.

İstatistikler yalan söylemez

Her ne kadar gerek  Alex Fergoson ve gerekse de Fatih Terim, “İstatistikler mini etek gibidir. Her zaman gerçeği göstermez deseler de, istatistikler bence yalan söylemez.  
Milli Takımızın bu noktalara nasıl geldiğini bu senenin verileriyle olmasa da önceki senin istatistiki verileriyle size paylaşmak istiyorum. Bu rakamlar 2011 yılının verileri. Aradan geçen bir sene de bu rakamların çok büyük değişikliklere uğradığını hiç sanmıyorum. Rakamlarla konuşacak olursak;

Türkiye Süper Ligi’nde, kadrosunda kendi Gençlik Geliştirme, yani altyapı oyuncusunu oynatma oranı en düşük ülkelerden biri Türkiye. Ülkemiz Avrupa ortalamasının yarısının da altında maalesef. Türkiye’de Gençlik Geliştirme programlarından yetişen oyuncuların yer alma oranı %8,9. Bu rakam Almanya’da  %19, İspanya ise %29.

Bunu kulüpler bazında inceleyecek olursak şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya. Kendi Gençlik Geliştirme programından yetişen oyunculara en az süre verenler, maalesef yine Türk takımları. Bursaspor’un şampiyon olduğu sene de kadrosunda bu gençlere  %15.4 şans vermiş. Bursaspor’u %14.6’le Gençlerbirliği  takip etmiş.

Avrupa’daki rakamları bilmek ister misiniz:  İspanya’da Atletico Madrid %53.5, Real Sociedad %52.7, Almanya’da Bayern %48.8, Eintracht Frankfurt %33.8.

Şampiyonlar ligi finalistlerinin kendi Gençlik Geliştirme programından yetişen oyunculara verdiği sürelerin oranı ise  Barcelona : %47, Manchester United : %43.

Oynadığı ülkeden başka bir ülkede Gençlik Geliştirme programına katılmış oyuncuların oranında ise nasıl olduysa kötülük de liderliği İngiltere’ye kaptırmışız. %58,4 olan İngiltere’yi, %51 ile izliyoruz. Ama malum İngiltere Milli Takımının da durumu ortada.  Almanya’da bu rakam %45.7’lerde İspanya ise Avrupa ortalaması olan %33.6’nın biraz üstünde %37.9 da.

Türkiye'deki profesyonel takımların durumları

Türkiye’deki 128 profesyonel Takımın genlik geliştirme verileri ise korkunç tabloyu gözler önüne seriyor.
•          11 Takım en fazla 1 kategoride GG takımına sahip, 9 tanesinin hiçbir Gençlik Geliştirme kategorisinde takımı yok!
•          62 Profesyonel kulübün futbol okulu yok, 18 tanesinin sadece yaz aylarında futbol okulu faaliyeti var.
•          Sene boyunca futbolu okulu faal olan kulüp sayısı 43. Bu rakam %34’e takabül ediyor. Varın gerisini düşünün
•           Sadece 26 profesyonel kulüp tüm Akademi Ligi kategorilerinde faal.




İşte size bazı yurt dışı verileri

•          Almanya’da U14 takımların büyükler takımlarına oranı %130, bizde bu rakam %40
•          15 milyon nüfuslu Hollanda’nın genç oyuncu sayısı 3.300 kulüpte 600.000 civarında ve bu rakamın yarısı kadarı U12 kategorileri.
•          İngiltere, Almanya, Hollanda, İskoçya gibi bir çok ülke amatör kulüplerde dahil olmak üzere tüm kulüplerini lisanslamaktalar. Kulüplerin katılabileceği ligler/turnuvalar, bazen transfer bedelleri bu lisans sistemi üzerinden değerlendirilmektedir.
•          İngiltere Grassroots bütçesi 100 milyon TL, Almanya bütçesi 125 milyon TL, Fransa bütçesi 66 milyon TL
•          Her ne kadar kıyaslanacak bir ligi olmasa da Avusturya’da naklen yayın giderlerinin kulüplere paylaştırılmasında en az %50 lik bir dilim, Avusturya Gençlik Geliştirme programından çıkan oyuncu sayılarına göre yapılmakta.

 Bu rakamlardan sonra sizce Milli Takımımızın başarılı olma şansı var mı?