7 Nisan 2013 Pazar

Kim kime, dum duma…


Şimdi okuyacaklarınız aslında birçok gazete için haber niteliği taşıyor. Normal şartlarda iyi bir gazetecinin burada bahsedilenlerden ciddi bir haber çıkartabilme şansı var. Ama nitelikten çok, niceliğe önem verildiğinden, bu bilgiden sadece bu satırları okuyanların haberi olacak.

Zaten yazdıklarım birilerini fena şekilde rahatsız ediyor. Ama işin tuhafı, rahatsız olanlar yazıların muhataplarından çok, bu işi duyurması gereken meslektaşlarım. Muhatapların ise dünya umurunda değil.  İyi ki internet var da herkes her şeyden haberdar olabiliyor.

Çok önemli yerlerde çok önemli yerleri işgal eden ve aslında sözde karar merci olan bazı meslek büyüklerim! kendileri yaz(a)madıkları, duyur(a)madıkları konuları bu satırlarda sizlerle paylaşmamdan huzursuz olmuş durumdalar. “Yazıyorsun da ne oluyor?”, “Ne değişecek?”, “Seni kim kaale alır?İnternette kaç kişi okur?” gibi sorularla aslında acizliklerini ortaya koyuyorlar.

Emre Alkin
Deve kuşu gibi kafalarını kuma sokup, bir tek kendi güçleri olduğuna kendilerini inandırmış olan o meslektaşlarım, şu an bu satırları okuyanların olandan bitenden haberdar olduğunun farkında değil. Hatta bir çoğunun tirajından daha fazla okunmuş yazılarım olduğunu da bildiklerini sanmıyorum.

Bu zavallı köşe tutucular, aslında zayıflıklarını, aciziyetlerini gizlemek için mevcut durumu koruma ve kollama derdindeler. Onları anlamak istiyorum. Ancak nerede kaldı onur, şeref, gurur, haysiyet? Nerede meslek ahlakı?

Türk futbolunda işlerin iyi gitmediğini yıllardır yazıyorum. Türk futbolu çok hasta durumda. Hastalığın hızla tedavi edilmemesi durumunda komplikasyonların her geçen gün artması içten bile değil. Gerçi bundan daha kötüsü ne olur onu da bilmiyorum ya! Sanırım bundan sonraki süreçte bu komplikasyonların büyümesi Türk futbolunun gelir kaynağı olan sponsor ve yayın gelirlerinin azalması anlamına gelecek.

Fazla ve verimsiz personel istihdamının devam etmesine rağmen, TFF içinde halen çalışan bir elin parmaklarını geçmeyen birkaç arkadaşım kaldı. Zaman zaman telefonla, zaman zaman da bir araya gelerek sohbet ediyoruz. Önceki gün duyduklarım karşısında küçük dilimi yutuyordum.

Ne acıdır ki TFF Başkanı Yıldırım Demirören seçildiği günden bu yana bırakın personelle tanışmayı, idari hizmetlerin verildiği, TFF’nin işleyişinin yürüdüğü 2. kata henüz inmemiş bile. Personelin büyük bir çoğunluğu Demirören’in suratını gazetelerden tanıyor. Zaten başkanlık katındakiler de çok nadir görebiliyormuş. Demirören için TFF Başkanlığı hizmetten ziyade bir makam, bir apolet. İstinye’de ki ekstra bir ofis. Devletin üst düzeyindekilerle görüşmek için bir araç. Egolarını tatmin etmek bir oyuncak. Yanlış anlamayın lütfen gerçekten Yıldırım Demirören’e kızmıyorum bunun böyle olacağını herkes biliyordu. Onu oraya seçenlerin kabahati bu!

Yönetim kurulu üyeleri ise bunca zaman geçmesine rağmen üstlendikleri görevin sorumluluklarının farkında değiller. Demirören’in listesinde bulunan hemen hemen hiçbir ismin futbolla ilgili yönetici geçmişi bulunmadığından, hala sudan çıkmış balık gibi ortada dolandıkları aşikar. Bugün TFF’de çalışan 600’ü geçkin personelden büyük bir çoğunluğu yöneticileri sokakta görseler tanımazlar. TFF Yönetimi’nin en deneyimli ismi Ufuk Özerten bir şeyler yapmak için çırpınıyor gözükse de, o da bu sarmalın içinde hayal kırıklığı yaratmış durumda. Nitekim kendi tecrübesine yakışmayacak nitelikte amatörce hatalar yapmakta. Bu kadar yükü tek başına göğüsleyememiş gözüküyor.

İşin daha da ilginci ise, bu kadar tecrübesiz yönetim kadrosunun, kendilerine seçtikleri profesyonel kadroların da, en az kendileri kadar amatör olması. TFF teşkilatının en başına Genel Sekreter olarak getirilen, çok değerli bir akademisyen ve ekonomi adamı olduğuna şüphem olmayan Prof.Dr.Emre Alkin’in, geçmişte alt liglerden birinde yer alan bir takımımıza danışman olması dışında futbolla alakasının olmaması, neredeyse paraşütle bu makama getirilmiş olması işlerin daha da kötü ilerlemesine yol açıyor. Nitekim TFF’de dilden dile konuşulan ve alay konusu haline gelen bir olay var ki tam bir utanç kaynağı.

TFF’ye yurt dışından bir federasyondan maç anlaşmaları yapmak ve ortak projeler yürütmek amacıyla bir heyet geliyor. Genel Sekreter Yardımcılarından birinin odasında toplantıya giriliyor. TFF’nin en eski ve en tecrübeli isimlerinden önemli sayılacak bir görevde bulunan bir isim de bu heyete mihmandarlık yapıyor. Futbola büyük hizmetleri dokunmuş bu tecrübeli ismi heyettekiler yıllar öncesinden zaten çok iyi tanıyor. Toplantı esnasında, TFF teşkilatının en tepesindeki isim olan ve tüm idari kadroyu yöneten Genel Sekreter Prof.Dr.Emre Alkin de odaya geliyor. Heyetle tanışmaya ve kartvizit alışverişine başlıyor.
 Ancak kendisine doğrudan bağlı olan üst düzey personeli tanımadığından ona da kartvizitini veriyor. Odadaki herkes buz kesiyor ama kimse bozuntuya vermiyor. Skandal burada da bitmiyor. Alkin TFF’yi ve çalışmaları anlatmaya, projeleri konuşmaya başlıyor. Ama muhatap olarak seçtiği kişi kartvizitini de verdiği yılların personeli oluyor. Tecrübeli isim göz-kaş işaretleriyle, vücut diliyle durumu Emre Alkin’e aktarmaya çalışsa da başarılı olamıyor. Heyet ise dumur bir vaziyette olana bitene anlam vermeye çalışıyor. Büyük bir hayranlık duydukları TFF’nin, en üst düzey profesyonelinin kendi yanında çalışan en deneyimli üst düzey elemanını tanımamasını büyük bir şaşkınlıkla izliyor.

Elbette TFF Başkanı ve Yönetim Kurulu üyelerinin inmediği kata Genel Sekreter’in de inmemesi gayet doğal. Bu tür utanç verici hadiselerin yaşanması da olağan hale geliyor tabi.

Bana göre her ne kadar insani anlamda zaafları olsa da, çalışma arkadaşlarının bir çoğunu yüz üstü bıraksa da TFF’ye şu an Trabzonspor’da görev yapan Metin Kazancıoğlu kadar donanımlı, bilgili ve tecrübeli bir Genel Sekreter gelmedi. TFF’nin başarı için her şeyden önce Kazancıoğlu kalitesinde bir isme ihtiyacı var.

Yıldırım Demirören TFF makamını amaç değil araç olarak gördüğünden bu yükü kaldıramıyor. Bu konuda tecrübesi ve birikimi olmadığından elemanlarını doğru seçemiyor. Proje üretemiyor ve her şeyden önce karar alamıyor.

Bugün taraflı tarafsız herkesin mumla aradığı ve adeta başkan olması için dua ettiği Haluk Ulusoy’un işte  en büyük meziyeti “karar” vermesiydi. Başkanlık makamına gelinceye kadar yönetim kademesinin hemen her kademesinde görev alan ve tecrübeli olan Ulusoy, etrafındakileri dinler ama kararı kendi verirdi. Verdiği kararlar bazen elbette yanlış da olabilirdi. Ama en kötü karar bile kararsızlıktan daha iyidir. Nitekim benim de şahit olduğum bir olay var ki bunun en büyük örneğidir.

Hatırlayanlar olacaktır; Azerbaycan ile İnönü Stadı’nda yapılan bir maç öncesi Gençlik Spor İl Müdürlüğü ile Protokol Tribünü konusunda bir sıkıntı yaşanmıştı. Neticesinde Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy, yönetim kurulu üyeleri, FIFA, UEFA ve Azerbaycan Futbol Federasyonu yetkilileri, Türkiye-Azerbaycan Dünya Kupası Grup Eleme maçını, protokol tribünü yerine, kapalı tribünden izlemişti. O dönemde TFF’nin Basın Danışmanıydım ve o maçta da organizasyon komitesindeydim  Bizzat Başkanın talimatını, bandodan sorumlu komutana iletip seremonin bu tribün önünde yapılmasını sağlayan kişiydim.

Uluslararası karşılaşmalarda sürekli protokol tribünü önünde yapılan seremoni, kapalı tribünün hemen önünde yapılmıştı. İki takım futbolcuları milli marşlar için Federasyon, FIFA ve UEFA yetkililerinin oturduğu bölümün önünde dizilip, Bakan Fikret Ünlü’nün de bulunduğu protokol tribününü arkalarına aldılar. Bu çok ciddi bir karardı. Belki de kendisini koltuktan eden kararlardan biriydi. Ama neticede Haluk Ulusoy karar alabiliyor ve bunu da anında uyguluyordu.

Ulusoy sonrasında gelen yönetimler ve bu yönetimlerin başkanları kendi özgür ve hür iradeleriyle davranmadıkları için bu kararları bir türlü alamadılar. Kendilerinin kuş mu deve mi olduğuna da karar veremedikleri için ülke futbolu olarak bugünkü kaotik ortamı yaşıyoruz. Kulüpler özgür ve hür iradeleriyle, cesur, kararlı birini seçmedikleri müddetçe Türk Futbolunun yakalandığı bu amansız hastalıktan kurtulması mümkün değil.

Bu kadar uzun lafın kısası Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) teşkilatını yönetemeyen, maalesef Türk Futbolunu yönetemez!




























2 Nisan 2013 Salı

Milli Takım nasıl başarılı olsun ki?

Futbola olan kamuoyu ve sponsor ilgisinin bu denli yüksek olduğu nadir ülkelerden biriyiz. Her geçen gün artan TFF gelirleri ve güçlü mali kaynaklara rağmen bu potansiyelimizi maalesef mevcut yöneticiler çok kötü değerlendirmekteler.  Futbolu kanunla yönetme yetkisine sahip olmamıza karşın, kurumsallıktan uzak, merkeziyetçi ve siyasi bir yapı kurmuş durumdayız. Bölgesel ve yerel yapılanma potansiyelimiz varken, TFF’nin mevcut yönetimi futbol gelişimine yeteri kadar önem vermediği için, hazır ve çözüm odaklı bir beyin takımı maalesef yok.

Rahmetli Gündüz Tekin Onay’ın kurmaya çalıştığı uzun vadeli master plan çöpe atıldı ve sadece profesyonel futbol odaklı bir yönetim anlayışı ile ülke futboluna şekil vermeye çalışılıyor. Bir de bunlara profesyonel kulüplerimizin müflis yapısı ve yanlış yönetim anlayışı eklenince işin içinden çıkılamaz hale geliyor.

Türk futbolunu ileriye götürecek yönetsel vizyon ve önceliklerin belirlenmemiş olması, bütçelerin buna göre planlanmamış olması, alt yapı projelerine yönelik bir pazarlama stratejisi ile sponsor kaynağı eksikliği oluşunca tablo daha da kabus halini alıyor.
Ülke olarak zaten gönüllü çalışma kültürü diye bir şeyi bilmiyoruz. Biz de futbol doğrudan rant kapısı. 3 Temmuz sürecinde de bu çarşaf gibi ortaya çıktı zaten.
Üsütüne üstelik kadın faktörünü futbolla birleştirmeyi hala başaramadık. Kadın futboluna ilgi nerdeyse sıfır. Destekse hiç yok. Çocukların yeteneklerinin keşfedileceği en bariz dal Futsal’dan bahsetmiyorum bile.

İstatistikler yalan söylemez

Her ne kadar gerek  Alex Fergoson ve gerekse de Fatih Terim, “İstatistikler mini etek gibidir. Her zaman gerçeği göstermez deseler de, istatistikler bence yalan söylemez.  
Milli Takımızın bu noktalara nasıl geldiğini bu senenin verileriyle olmasa da önceki senin istatistiki verileriyle size paylaşmak istiyorum. Bu rakamlar 2011 yılının verileri. Aradan geçen bir sene de bu rakamların çok büyük değişikliklere uğradığını hiç sanmıyorum. Rakamlarla konuşacak olursak;

Türkiye Süper Ligi’nde, kadrosunda kendi Gençlik Geliştirme, yani altyapı oyuncusunu oynatma oranı en düşük ülkelerden biri Türkiye. Ülkemiz Avrupa ortalamasının yarısının da altında maalesef. Türkiye’de Gençlik Geliştirme programlarından yetişen oyuncuların yer alma oranı %8,9. Bu rakam Almanya’da  %19, İspanya ise %29.

Bunu kulüpler bazında inceleyecek olursak şöyle bir sonuç çıkıyor ortaya. Kendi Gençlik Geliştirme programından yetişen oyunculara en az süre verenler, maalesef yine Türk takımları. Bursaspor’un şampiyon olduğu sene de kadrosunda bu gençlere  %15.4 şans vermiş. Bursaspor’u %14.6’le Gençlerbirliği  takip etmiş.

Avrupa’daki rakamları bilmek ister misiniz:  İspanya’da Atletico Madrid %53.5, Real Sociedad %52.7, Almanya’da Bayern %48.8, Eintracht Frankfurt %33.8.

Şampiyonlar ligi finalistlerinin kendi Gençlik Geliştirme programından yetişen oyunculara verdiği sürelerin oranı ise  Barcelona : %47, Manchester United : %43.

Oynadığı ülkeden başka bir ülkede Gençlik Geliştirme programına katılmış oyuncuların oranında ise nasıl olduysa kötülük de liderliği İngiltere’ye kaptırmışız. %58,4 olan İngiltere’yi, %51 ile izliyoruz. Ama malum İngiltere Milli Takımının da durumu ortada.  Almanya’da bu rakam %45.7’lerde İspanya ise Avrupa ortalaması olan %33.6’nın biraz üstünde %37.9 da.

Türkiye'deki profesyonel takımların durumları

Türkiye’deki 128 profesyonel Takımın genlik geliştirme verileri ise korkunç tabloyu gözler önüne seriyor.
•          11 Takım en fazla 1 kategoride GG takımına sahip, 9 tanesinin hiçbir Gençlik Geliştirme kategorisinde takımı yok!
•          62 Profesyonel kulübün futbol okulu yok, 18 tanesinin sadece yaz aylarında futbol okulu faaliyeti var.
•          Sene boyunca futbolu okulu faal olan kulüp sayısı 43. Bu rakam %34’e takabül ediyor. Varın gerisini düşünün
•           Sadece 26 profesyonel kulüp tüm Akademi Ligi kategorilerinde faal.




İşte size bazı yurt dışı verileri

•          Almanya’da U14 takımların büyükler takımlarına oranı %130, bizde bu rakam %40
•          15 milyon nüfuslu Hollanda’nın genç oyuncu sayısı 3.300 kulüpte 600.000 civarında ve bu rakamın yarısı kadarı U12 kategorileri.
•          İngiltere, Almanya, Hollanda, İskoçya gibi bir çok ülke amatör kulüplerde dahil olmak üzere tüm kulüplerini lisanslamaktalar. Kulüplerin katılabileceği ligler/turnuvalar, bazen transfer bedelleri bu lisans sistemi üzerinden değerlendirilmektedir.
•          İngiltere Grassroots bütçesi 100 milyon TL, Almanya bütçesi 125 milyon TL, Fransa bütçesi 66 milyon TL
•          Her ne kadar kıyaslanacak bir ligi olmasa da Avusturya’da naklen yayın giderlerinin kulüplere paylaştırılmasında en az %50 lik bir dilim, Avusturya Gençlik Geliştirme programından çıkan oyuncu sayılarına göre yapılmakta.

 Bu rakamlardan sonra sizce Milli Takımımızın başarılı olma şansı var mı?

23 Mart 2013 Cumartesi

Ay Yıldızlı oyuncu Kürdistan Milli Takımını tercih etti


Mesut Özil Almanya Milli Takımını tercih ettiğinde hiç şüphesiz benim gibi bir çoğunuzun içi acımıştır. Bir çok kişi Mesut’u vatan hainliği ile suçladı.  Aslında haksız da sayılmazlardı.
Günümüz Türk ceza hukukunda Mesut’un yaptığı bu davranış vatana ihanet suçu kapsamında değildi belki.  Ancak biz biliriz ki vatan, millet, bayrak, namustur. Bunlara hıyanet eden ise, “Vatan Haini”

Adı dışında hiçbir şekilde Türklükle alakası olmayan bu Alman vatandaşı futbolcu, zaten kendini Türk olarak görmediğini açık açık ifade ediyordu.  Buna karşın biz hala, “Real Madrid’de oynayan ilk Türk”“Alman Milli Takımındaki Türk futbolcumuz” gibi avuntular içindeydik. 

Nitekim ben de 9 Ekim 2010 tarihli yazımda buna değinip ”Bu ülkenin ekmeğini yemiş, suyundan içmiş, sonra da yine devletin yaptığı ikili anlaşmalarla Bartın’dan kalkıp Almanya’ya ekmek parası için gurbete gitmiş, bir ailenin çocuğu Mesut. Tıpkı bugün Ay-Yıldızlı formamızı giyip İstiklal Marşımızı dinlerken gurur duyan, tüyleri diken diken olan, bu ülke için ter akıtan futbolcularımız Halil, Hamit, Nuri, Yıldıray, Özer’in ailelerinin gittiği gibi.  Ama buradaki tek fark Mesut’un ailesinin aslını unutup, para için uyruklarının yanı sıra kimliklerini değiştirmesi, diğerlerinin ailelerinin ise vatan ve bayrak sevgisi için her türlü riski göz önüne alarak, kendilerine altın tepside ikram edilenleri ellerinin tersi ile itmesi. Öncelikle bu futbolcularımızı yetiştiren değerli Anne ve Babalarımızın ellerinden saygıyla öpüyorum. Onlara bu vatan için böylesi pırlanta gibi hayırlı evlatlar yetiştirdikleri için teşekkür ediyorum. Ben de bir gurbetçi ailenin çocuğuyum. Keza annem babam ve kardeşim Alman vatandaşı. Ama ne annemin ne babamın ne de kardeşimin ağzından bugüne kadar “Ben Almanım” kelimesini duymadım. Evet şartlar bunu gerektirdiği için “Alman vatandaşılar” ama “Alman” değiller” demiştim.

Ancak bugün gelinen noktada görüyoruz ki aslında Mesut’un yaptığı çok da yanlış değilmiş. Hatta çok yakında spor sayfalarında yeni Mesut Özil vakaları yaşayabiliriz. Ama bunlar canımızı daha da acıtacak türden olacak. Öyle ki “Türk kökenli futbolcu tercihini Kürt Milli takımından yana kullandı” şeklinde haberler okuyabiliriz. Ya da tam tersi.
Siyasetten ve politikadan anlamam ama görünen o ki çok yakında ülkemizin bir bölümü Kürdistan olarak adlandırılacak. Gazetelerden okuduklarım, televizyonlardaki izlediklerim ve çevremdeki konuşmalar beni bu gerçekle yüzleştiriyor. Sıradan bir vatandaş olarak elimizden bir şey gelmiyor elbet. Bizler başkalarının yazdığı senaryonun zorunlu oyuncularıyız ne de olsa. Olaya bilmediğim ve anlamadığım çerçeve yerine bildiğim gözle bakınca ise ortaya çıkan tablo tam bir ironi.

Daha düne kadar Türkiye liglerinde mücadele eden bizi Avrupa’da temsil eden göğsünde Türk bayrağı taşıyan bir çok takımımız artık Kürdistan 1. Ligi’nde oynayacak. UEFA’da eleme turlarında rakiplerimiz olacak. Ya da çeşitli seviyelerde Ay Yıldızlı forma için mücadele eden bir çok futbolcu, başka bir bayrak için ter akıtıyor olacak. Bunların kabusunu bile görmek benim canımı yakıyor.

Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının kurduğu, Kürdün, Lazın, Çeçenin, Boşnağın daha bir çok milletin Türklerle omuz omuza savaşarak çizdiği bu sınırların bir çırpıda bozulmasını yüreğim kaldırmıyor.

En kötü barış, en iyi savaştan iyidir. Buna kesinlikle katılıyorum. O coğrafyada yaşayan daha önce mağdur olmuş Kürt asıllı Türk vatandaşlarımızın sıkıntılarını ve bu nedenle isyanlarını da anlıyorum. Ama bu silahla, kahpece olmamalıydı. İş sınır bozmaya varmamalıydı.

Umarım günün birinde Türkiye Kürdistan milli takımlarının oynadığı bir maçı görmeyi Allah bana ve bu Ulusa nasip etmez.  

17 Şubat 2013 Pazar

Yeter ama artık!


Bir süredir hiçbir yerde yazmıyor, düşüncelerimi dile getirmiyorum. Olanı biteni uzaktan sessizce izliyorum. Her ne kadar artık keyif almasam da ister istemez maçlara gitmek, zaman zaman futbol organizasyonlarında bulunmak zorunda kalıyorum. İşte gerek bu maçlarda gerekse de belli organizasyonlarda karşılaştığım camianın içindeki insanların yüzleri ve o yüzlerdeki keder aslında her şeyi anlatıyor. İnsanların yüzleri, yüzlerindeki keder….

Yazılanlar çizilenler, ortaya konulanlar, yaşanılanlara rağmen hiçbir değişimin olmaması, tıpkı benim gibi bu camia içindeki insanların da inancını yok etmiş.

Adalete olan güven ülkemizde zaten yok denecek kadar az. O yüzden mi bu kabulleniş bilemiyorum? Yorulmadım mücadeleyi severim. Ama ben meşhur Don Kişot misali yel değirmenleriyle savaşmaktan bıktım, sıkıldım. Biz yazıyoruz, çiziyoruz da, bir “dur” diyen çıkmayacak mı bu aymazlığa. Hesap soran olmayacak mı?

İşin ilginci herkes durumu kanıksamış bir vaziyette büyük bir beklenti içinde. TFF ile ilgili duyarlılığımı bilen çok önemli isimler, beni gördüklerinde mevcut yönetimi kastederek “Bir aya çıkmaz gidiyor bunlar” diyor. Ben de gülüp geçiyorum; “Biri gider biri gelir, gelen gideni aratır.”

Aslına bakarsanız bundan önceki TFF yönetimlerini sürekli olarak eleştiriyor, yaptıklarını ortaya çıkarmayı kendime vazife biliyordum. Ancak Yıldırım Demirören yönetimi diğerlerinden farklı.  O yüzden bugüne kadar pek eleştirmedim. Yıldırım Demirören’in farkı ise kulüplerin tercihi ile seçilerek iş başına gelmesiydi. Şimdi diyeceksiniz ki TFF’de başkanlar zaten hep seçimle başa gelmiyor mu?

Hayır. Haluk Ulusoy görevden el çektirildikten sonra, Yıldırım Demirören yönetimine kadar hiçbir başkan normal yoldan başkan olmadı. Hepsi bir nevi atamaydı. Atanmışların seçilmesiydi. Kulüplerin baskılar nedeniyle başka bir şansı yoktu ve gösterilen adayı seçmek zorundaydı.
Demirören seçilmiş Başkan
Ancak Yıldırım Demirören ortaya atılan, önerilen ve desteklenen aday olmasına karşın, bu süreç içinde ilk kez karşısına çıkacak adaya karışılmayacak, baskı yapılmayacaktı. Nitekim bunun mesajları da siyasiler tarafından defalarca verildi.

Bu yönetim kulüplerin tercihiydi. Ama kulüpler risk almak istemedi. Elini taşın altına koymadı. Hatta aday çıkmasına rağmen aktif olmadılar. Bugün yaşanılanların cezasını o nedenle çekmek zorundalar. Verseydiniz aday olduğunda Ata Aksu’ya imzayı... Ya da aday olması için ikna etseydiniz bugün mumla aradığınız tarihin en başarılı başkanı Haluk Ulusoy’u… Ya da çıkarsaydınız sıfırdan tertemiz bir aday…

Bu yüzden bu yönetimi eleştirmek bana anlamsız ve mantıksız geliyordu. Ama yeter!
Ben aslında hala kızamıyorum, sadece üzülüyorum. İçim acıyor Türk Futbolu elden gidiyor, sürekli geri sarıyor diye. Şu satırlarda yazdıklarımın hep doğru çıkması, aslında beni mutlu edeceğine daha da kahır ediyor.

Kendisi yazmadıysa önemi olmayan gerçeklerle yüzleşemeyen meslektaşlarım ve deve kuşu misali kafayı kuma gömmeyi tercih eden bir basın olduğu müddetçe biz daha çok yerimizde sayarız.

Mahmut Özgener döneminde bütçe ilk kez açık vermiş özerklik döneminin kara lekesi olarak tarihe geçmişti. Mehmet Ali Aydınlar döneminde toparlanıyor gibi gözüken ekonomi, şimdilerde yine alarm vermeye başlamış durumda. Acı ama gerçek, Yıldırım Demirören ve çalışma arkadaşları TFF’yi Beşiktaş'ı yönetir gibi yönetmeye başladıkları için, TFF eksilerle tanışmaya başladı.

Elbette değerli basınımızın bu gerçeklerle yüzleşmesini beklemiyoruz. Malum TFF Başkanımız aynı zamanda bir medya patronu. Hal böyle olunca durumlar değişiyor. Ama vicdanlı hiç mi kimse yok? Yazık!
Türk futbolu batağa sürükleniyor
Sürekli eleştirilen yerden yere vurulan Haluk Ulusoy yönetimi döneminde 300 küsürlerde olan personel sayısı şu anda 600 küsürlerle ifade ediliyor. Bu personeller gerçekten çalışsa yine lafımız olmayacak ama personeller arasında ciddi ciddi bankamatik personellerin olması işin tadını kaçırıyor. Bu arada bu rakama ulaşılırken yaşanan personel sirkülasyonundan bahsetmiyorum bile. Varın ödenen tazminatları siz hesap edin.

Yaşanan skandallar ve başarısızlık nedeniyle futboldan çekilmek isteyen ancak siyasilerin tepkisinden çekindikleri için kerhen desteklerine devam eden sponsorlar büyük rahatsızlık içindeler. Daha önce sponsor olmamaları konusunda baskı gören dev firmalar bu kez çekilmemeleri konusunda uyarılıyorlar. Fakat verdikleri desteklerinde suistimal edilmesi bardağı taşırma noktasına getirmiş durumda. Elbette sponsorlar bu gibi durumlarda “Hop ne oluyoruz?” diyecek. Bunun ucu şüphesiz TFF’ye dokunacak.


Örneğin TFF’nin en eski sponsorlarından Mercedes’in verdiği son model yaklaşık 80 araç nedense pek TFF sınırları içinde görülmüyor. Bu araçlar kimlerde, hangi amaçlarla kullanılıyor, kimler kullanılıyor sorsak da yanıt alamayız biliyoruz ama biz yine de sormuş olalım. Çünkü araçlar olması gerekende yok olmaması gerekende var.

Bu araçlar ayda 40 ton benzin tüketiyor. Hemen hemen her ay OPET tarafından tanımlanmış yakıt limitleri bitiyor. Bu nedenle aşan limit cepten ödenmek zorunda kalıyor. İsraf had safhada.

Ve sıkı durun şu anda binası olmayan tesisin tam 3 tane müdürü var. Elemanı olmayan müdür duymuştum da böylesini ilk kez duyuyorum. Adları, namları, titrleri farklı da olsa, büyük bir reklamla muhteşem bir tesis yapılacağı iddiasıyla yıkılan ancak şu anda çivi bile çakılmayan Riva Özkan Olcay Tesisleri’nin şu anda görevli 3 adet müdürü olması şaka olsa gerek. El insaf!

Bu arada Milli Takımın başarısızlığından, kulağımıza çalınan, Ertuğrul Sağlam ve Şenol Güneş’in teknik direktör adaylıklarından, TFF çalışanlarının sürekli olarak Lütfü Arıboğan’a bilgi sızdırmasından bahsetmiyorum bile.

TFF’de işler hiç ama hiç iyi gitmiyor. Ekonomi kötü, milli takım kötü, imaj kötü, adalet kötü. Kötü kötü kötü her şey çok kötü….

Kısacası, YETER! Yıldırım Demirören, YETER!

10 Aralık 2012 Pazartesi

Fenerbahçe radara takıldı


Biz futbola sevdalandığımızda futbol henüz bacasız sanayi değildi.

“Futbol asla futbol değildir “ sözünü daha kimse söylememişti.

Maçlara geceden gidilip verilen tribün kapma mücadelesi dışında, tribünlerde hala taraftarlar aynı anda maç izleyebiliyor, satırlarla, baltalarla birbirlerini kovalamıyordu.

O zamanlar çim saha diye adlandırılan yeşil zeminler, azıcık yağmuru gördü mü rengini atıp kahverengi oluyordu.  Saha içinde sakatlanan futbolcu ile bile röportajın mümkün olduğu maç yayınlarında, televizyonda haftada bir maç izlediğimizde bile mutlu oluyorduk. 

“Şimdi mikrofonlarımız Ankara’da” lafını duymamış 40’lı yaşlarında futbolsever sanırım yoktur. 

“Yenildik ama ezilmedik” edebiyatı o zamanlar bize bu kadar ezik gelmiyordu.

Sonra ne olduysa oldu ve birden futbola para bulaştı. Hem de çok para! Ama para ile birlikte futbolun içindeki profiller de değişmeye başladı. Futbolun sadece futbol olmadığının farkına varan bazı tipler üç paralık zevkimizin içine etmeye başladılar.

Her şey değişmeye başladı. Kavgalar, gürültüler, her türlü dansözlükler… Futbol dört bir tarafı beyaz çizgilerle çevrili zeminden çıkıp, kapılar arkasında da oynan bir oyun haline gelmeye başladı.

Elbette aşağıda yazacaklarımı kâğıt kalem üstünde ispatlamak hemen hemen imkânsız. Ama bunlar Türk futbolseverleri tarafından çok iyi bilinen gerçekler.

Futbolun sadece futbol olmadığının farkına varan ilk kulüp Galatasaray oldu.  En büyük rakibi Fenerbahçe’nin taraftara yönelik popilist uygulamaları yerine, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) içinde bir şekilde etkin olmaya başladı. Tüm kilit noktaları eline geçirdi. Alınacak takdire dayalı tüm kararların kendi lehinde alınmasını bir şekilde sağladı. Taraftar konusundaki farkındalığın Türkiye’deki başarıda değil, Avrupa’da elde edilecek başarılarla oluşacağını tespit etti ve bu konuda kendine hedef belirledi. 80’lerin sonundan 2000’li yılların başına kadar bu strateji ile büyük başarıları elde etti.  Hayal bile edilemezi yapıp, Avrupa hedefine de ulaştı.
Beşiktaş kendine başka bir strateji seçti. O da devletin gücünü kendi için kullanarak Galatasaray’ı yakalamaya çalıştı. Devletin bürokratlarıyla iyi ilişikler içinde olarak futbolun sadece futbol olmadığı gerçeğini aşmayı başardı. Siyasi ve bürokratik güçle gerekli toleransların gösterilmesi bir şekilde sağlandı.  Ancak devletin gücü futbolda Avrupa’ya uzanamadığı için Avrupa’da başarı maalesef Beşiktaş için hayallerin ötesinde kaldı. Sınırlı başarı nedeniyle de taraftar sayısı da Fenerbahçe ve Galatasaray’ın yanına yaklaşamadı.

Ve Fenerbahçe… Hiç şüphesiz Türkiye’de bir Fenerbahçe gerçeği vardı. 80’li yılların sonunda Galatasaray’ın başarılarının ardı ardına geldiği yıllara kadar çok büyük bir güçtü Fenerbahçe.   Fenerbahçe gücünü taraftarından alıyordu. Fenerbahçe bir yana diğerleri bir yana. Taraftar sayısı bakımından da sahadaki başarılar açısın da tek büyüktü. Ama maalesef Avrupa’da o da başarılı olamadı hiçbir zaman.

Fenerbahçe’nin futbolun sadece futbol olmadığını anlaması biraz geç oldu.

Anlamıştı ama iş işten geçmişti. Aziz Yıldırım başkan seçildikten yaklaşık iki yıl sonra ilginç bir çıkış yapıp “Yöneticilik hayatımda Futbolun yalnızca sahada oynanmadığını öğrendim” şeklinde tuhaf bir açıklama yapıyordu. Zaten bu açıklamadan sonra da Fenerbahçe’nin tarzı gözle görülür bir şekilde değişiyordu.  Ancak tek bir farkla…  Aziz Yıldırım’ın “Futbol sadece futbol değildir” anlayışı rakiplerininkinden çok ama çok farklıydı.

Galatasaray bu işi takdir haklarını kendine kullanmak, Beşiktaş devletin varlığını ve gücünü yanında hissetmek için kullanırken Fenerbahçe Aziz Yıldırım’ın kişisel egolarıyla bu işi “Başarı için her yol mubah” mantığına döküyordu.  Rakiplerinin ufak tefek ama sınırlar çerçevesinde, rekabet boyutunda yaptığı saha dışı çalışmaları, sistematik ve sınır tanımadan yapmaya kalkıştı. Hal böyle olunca da radara takıldı!

2005 yılında Ergün Gürsoy “Fenerbahçe bizi geçti” derken aslında tam olarak bunu söylemeye çalışıyordu. Aziz Yıldırım ilmek ilmek çalışıyor ve TFF’nin ve Türk futbolunun içini oyuyordu. Türk futbolunun göçmesini bile göze alacak hamleler yapıyor, kural tanımıyordu.

Önemli her mevkiye kendi adamlarını yerleştirmek için çabaladı durdu. Adamı olmayan herkesi kötüledi, kavga etti, gerekirse çamur attı ve sonunda yerinden etti.

Bu çalışmaları meyvesini verdi elbet. Bakıldığında son 10 yılda her şampiyonada finalin bir ayağında Fenerbahçe vardı, öbür tarafında diğer rakipler. Sarı Lacivertliler her alanda hem saha içinde hem de saha dışında başarı elde etti. Rakiplerinin kazandıkları şampiyonluklarda mutlaka onların karşısında oldu ya ikinciydi ya finalist.

Ta ki takke düşüp, kel görününceye kadar…  

Çünkü Aziz Yıldırım İmparatorluk Hastalığına yakalanmıştı. Kimsenin kendisini durduramayacağını dahası dokunamayacağını düşünüyordu. Her konuda istediğini yapabileceğini, kuralları kendisinin koyabileceğini, başka hiçbir gücün olmadığını varsayıyordu. Başarılı olmak için takdir, tolerans hatta taviz dışında bir takım şeylerin de yapılmasının sakıncalı olmadığı kanısındaydı. Onun bu hastalığı kendisini ve beraberindekileri şike suçuyla cezaevine gönderirken, Fenerbahçe’nin tepe taklak olmasına neden oldu.

İşin en üzücü tarafıysa Fenerbahçe’ye gönül vermiş birçok kişi Aziz Yıldırım’ın Fenerbahçe’ye ve Türk futboluna verdiği zararın hala farkında değil. 

17 Ekim 2012 Çarşamba

Armutlar olgunlaştı

Milli Takımımız ardı ardına kaybetti, dip göründü ya; artık herkes yazmaya, eleştirmeye başladı. Bugüne kadar dut yemiş bülbül gibi susanlar artık şakıyor. Moda gibi bir şey. Siz tek başınıza yazınca tepkili bakışlar üzerinizde oluyor. Topluca yazılınca da camianın önde gelenleri liderlik etmiş oluyor. Bizim yıllardır yazdıklarımızı, çözüm yollarıyla birlikte ortaya koyduklarımızı şimdi futbol camiası dile getirmeye, konuşmaya başladı. Sanki olan biten yeniymiş gibi, büyük bir keşifte bulunmuş gibi herkes yazmaya çizmeye başladı.


Ülkemizde gelenek bu olsa gerek. Biz de kuralların uygulanması için illaki aksiliklerin öncelikle yaşanması lazım. Önce adam ölecek sonra tedbir alınacak.


Sanırım edebiyatımızın en önemli isimlerinden Peyami Safa  “Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır. Zaman insanları değil armutları olgunlaştırır” derken bunu edindiği tecrübelere dayanarak söylemişti. Evet Armutlar olgunlaştı!


Yıllarca, hem de canlı olarak göremediğimiz 3-1’lik Macar zaferi ile avunmuş ve başka bir başarıyı tadamamış bir neslin temsilcisi olarak, Macaristan’a 3-1 yenilmek açıkçası bana çok da garipsenecek bir durum gelmedi. Tıpkı daha düne kadar bizim için çantada keklik görünen futbol fakiri 4. sınıf rakiplerimizin, yaklaşık 5 yıl sonra bize fark attıklarında hissedecekleri gibi.


Milli Takımımız son 20 yılın en kötü dönemini yaşıyor. Oynadığımız gurup eleme maçlarında 4 maç sonunda sadece 3 puan alındığını hatırlayan 20 yaşında kaç kişi vardır acaba?

Yolun sonuna gelindi mi? Hayır! Dahası da var… 90’lı yılların öncesine dönmemize ramak kaldı. Belki daha da kötüsüne.


Dikkatler şu an Milli Takıma çekildi. Sorunun sadece Milli Takımda olmadığını futbolun içindeki herkes çok iyi biliyor.


Siyasetin futbola el attığı günden bu yana işler arap saçına dönmüş durumda. Sporda siyaset olmaz, olmamalı! Sporun kendi siyaseti olur. Bir spor kulübünün yöneticileri sırf A partisinden, sırf B partisinden olacak diye spor yöneticiliğini bilmeyen, sporun kendi siyasetini yaşamamış insanları koltuklara oturtursanız başarısızlık kaçınılmazdır. Çizik bir elmas, çizik olmayan bir çakıl taşından daha iyidir. Bunları söylüyoruz da takan kim? Takacak olan kim? O da ayrı bir konu!


Asıl Çöküş Federasyonun Kendisinde

Gelelim asıl bombaya! Türkiye Futbol Federasyonu’nun uzun bir aradan sonra yine Başbakanlık Teftiş Kurulu’ndan ziyaretçileri var. Mali İşler didik didik sorgulanıyor. Atılan imzalar, ödenen faturalar tek tek kontrol ediliyor. Son olarak Haluk Ulusoy döneminde aynı işleme tabi tutulan TFF’de o dönem çok üstüne gidilmesine rağmen usulsüz hiçbir işleme rastlanmamıştı. Ne tesadüftür ki geçtiğimiz hafta Spor Bakanlığı mahkemenin verdiği şike kararına itiraz ederek, müdahil oldu. Görünen o ki hükmet TFF’ye verdiği desteği çekti.


Geçtiğimiz hafta satır aralarında bir haber yer aldı birkaç gazete ve internet sitesinde. Birçok gazete haberi vermedi bile. Oysa ciddi bir dönüm noktası yaşandı Türkiye Futbol Federasyonun'da.

TFF yönetimi Eskişehir’de yaptığı yönetim kurulu toplantısında alelacele bir karara imza attı. Daha önce Genel Sekreter Ebru Köksal ve ardından da genel sekreter vekili Ali Parlak'ın görevine son veren Yıldırım Demirören federasyonu önceki dönemden kalan son genel sekreter vekili Ahmet Müfit Cengiz'in de görevine son verdi.

Mevcut hükumete yakınlığıyla bilinen ve Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün dayısının da oğlu olan Finans ve Destekten Sorumlu Genel Sekreter vekili Ahmet Müfit Cengiz ile Başkan Yıldırım Demirören arasında yönetici Cengiz Zülfikaroğlu’ndan kaynaklanan soğuk bir savaş yaşandığı ortaya çıktı.


Müfit Cengiz usulsüz bulduğu bazı evraklara imza atmayınca yönetici Cengiz Zülfikaroğlu’nun hışmına uğradı. 


Nisan ayında sponsorluk anlaşması karşılığı bedelsiz olarak yapılmasına karar verilen Antalya'daki yönetim toplantısıyla ilgili, Gloria Golf Otel'den o toplantıyla ilgili gelen 380 bin TL'lik faturaya "ödenemez" diyerek imza atmayan ardından da, bir ajansa verilmek istenen U20 Dünya Kupası organizasyon işine "Veriliş biçimi usule uygun değil" gerekçesiyle muhalefet eden Müfit Cengiz adeta dürüstlüğünün bedelini işini kaybederek ödedi.

Müfit Cengiz’in “Usulsüz” diyerek muhalefet edip imzalamadığı ödemenin, Cengiz’in görevden alındığı gün yapıldığı söylememize sanırım gerek yok. Daha önce Mali İşler Direktörlüğü yapan ve Müfit Cengiz’in yaptığı re-organizasyonla Mali İşler Müdürlüğü’ne düşürülen Özkan Kılık’ın da, Cengiz’in görevden ayrılmasıyla birlikte tekrar Mali İşler Direktörü olması da hayli enteresan geldi bana.


Beşiktaş’ta yaptığı harcamalar ve geride bıraktığı mali tablo nedeniyle sabıkalı olan Yıldırım Demirören, TFF’de de mali yapı ile ilgili pek rahat durmayacağa benziyor.


Ancak kulağıma gelen haberlere göre Başkan Yıldırım Demirören dönemi de miadını doldurmuş durumda. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, gerek milli takımın başarısız gidişatı gerekse TFF içinde yaşanan bazı tatsızlıklardan dolayı huzursuz olduğu ve çevresindekilere Yıldırım Demirören’i kastederek “tam bir hayal kırıklığı” dediği söylentileri var. Bu söylenti doğruysa Yıldırım Demirören federasyonu sezonun sonunu getiremez. Bunun doğru olup olmadığını hep birlikte göreceğiz.

Doğru olduğunu bildiğimiz şey ise artık TFF’nin her anlamda eski başarılı günlerini mumla aradığı…

9 Eylül 2012 Pazar

Bulunmaz Hint Kumaşı mı?


Futbolumuz kimlerin elinde? Kimler tarafından yönetiliyor? Bu insanlar çok mu yetenekliler? Kariyerleri başarılarla mı dolu? Futbolun içinden mi geliyorlar? Futbol ailesinin her kesiminden destek mi görüyorlar? Bizim bilmediğimiz futbol üzerine özel eğitimler mi aldılar? Ya da çekirdekten mi yetiştiler? Yoksa sadece siyaset böyle istediği için mi oradalar?

Yönetim bir sanattır, yetenektir ancak bir öğreti, eğitim de gerektirir.  Neyi yönetiyor olursanız olun bu böyledir. İster ülkeyi, ister bir kurumu, ister bir şirketi, isterse bir aileyi bu değişmez.

Bu satırların sürekli okuyucuları iyi bilirler; yaklaşık 4 yıldır bu sürecin hangi yönde olduğunu dilim döndüğünce anlatmaya, olanı biteni yazamaya çalışıyorum. Bas bas bağırıyorum, çırpınıyorum, haykırıyorum. Türk Futbolu elden gidiyor. Günden güne eriyor.  Yaşanılanlar, yapılanlar, işi her geçen gün daha da dönülmez noktaya taşıyor.  Türk futbolu A’dan Z’ye kötü yönetiliyor. Bu her geçen gün de kötüye gidiyor. Bu kafayla daha da kötü olacağından hiç şüphem yok. Hem idari, hem sportif açıdan dibe doğru gidiyoruz.

Uzun dönemli risklerin önüne geçebilmek, kurumun gelecekteki gereksinimlerini karşılayabilmek için ve en önemlisi değişime hazır olabilmek için planlı olmak şarttır. İleride olabilecek çatışmaları önceden ortaya çıkarabilmek için ve gündemi belirlemek pro aktif olabilmek için sistemi ve yapıyı çok iyi bilmek gerekir.

Futbol planlı ve yönetilen bir yapıdır. Ancak futbol arenasında kaotik ve karmaşık bir iletişim ve yapılanma söz konusudur. Potansiyel senaryolar üzerinde çalışıp çok yönlü olabilmek ve önemlisi faydalı olabilmek için, profesyonel düşünüp amatör davranmak gerekir. Mevcut yönetim amatör düşünüp profesyonel davranıyor. Hal böyle olunca da iletişim kopuyor, başarı hayal oluyor.

Elbette yarım milyar doları geçen bir miktarın döndüğü sektörde çok amatörce düşünmek, safi yane duygularla olaya yaklaşmak çok beklendik bir durum değil. Parayı veren şu an için düdüğü çalıyor. Digitürk yüzlerce milyon doları babasının hayrına vermiyor pek tabii. Kim ne derse desin şu anda Türk Futbolunu Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) değil, Digitürk yönetiyor.

Ancak planlar ve hedefler varsa gerçek başarı ölçülebileceği için, hedefi ve planları olmayan yönetimler başarıyı yakalayamazlar. Tıpkı şu an içinde bulunduğumuz durumdaki gibi.

Ve bizi aldatmaya çalışanlara Victor Hugo’dan güzel bir söz:

Yalan zekâ işidir. Dürüstlük ise cesaret.  Eğer zekân yetmiyorsa yalan söylemeye, cesaretini kullanıp dürüst olmayı dene.

31 Ağustos 2012 Cuma

Türk Futbolu Fenerbahçe’nin esiri olmamalı


Az sonra okuyacaklarınız aslında sporseverlerin, futbolseverlerin ya da genel anlamıyla okuyucuların değil, futbol yöneticilerinin, medya müdürlerinin, yetkili kişilerin yani profesyonellerin dikkatine yazılmıştır. 

Bu yazınının içeriğinde ciddi hakaretler bulunmaktadır. Bu yazının muhataplarının normal şartlarda yüzünün kızarması, utanması gerekmektedir. Bu kişilerin külahlarını önüne koyup bir değil bin defa düşünmesi, olanı biteni idrak edip kendine çeki düzen vermesi gerekir. Ama hepimiz biliyoruz ki burası Türkiye ve olması gerekenler burada asla olmaz!

Benim de içinde bulunduğum, elle sayılacak kadar az birkaç spor yazarı, sessiz çoğunluğun haykıran çığlığı olarak çıktı ve her fırsatta belgeleriyle, ispatlarıyla “Türk Futbolu iyi yönetilemiyor” dedi.

Aslına bakarsanız sorun sadece Türk futbolunun iyi yönetilememesinde değil. Sorun yönetilemeyen Türk Futbolunun kimse tarafından görünmemesinde ya da gösterilmemesinde. Sorun var olan sorunların, hep ötelenmesinde.


Ayna görevi görmesi gereken medyamız işlevini çoktan yitirmiş durumda. Deve kuşu misali kafasını kuma gömmüş vaziyette olan biteni yok saymakta. Ulusal Gazetelerimizin aciz müdürleri koltukları uğruna ve pek tabi ki ekmek paralarını kaybetmemek için tarafsızlıklarını çoktan şeytana satmış durumdalar.  Meslek onuru, gazeteci duruşu gibi tabirler lügatlerden çıkalı epeyce bir zaman oldu.

Elbette ki yaşadığımız bu kötü tablonun mimarı meslektaşlarım değil.  Medya bu iğrençliğin sadece piyonu ve taşeronu…  Kimimiz bilerek ve isteyerek, kimimiz ise olan bitenden bihaber bir amaca hizmet ediyoruz. Ve amaç sahipleri çoğunlukla amaçlarına ulaşıyorlar.

Sanırım Türk Futbolunun nasıl bir çöküşte olduğunu artık medyamız yansıtmasa da hepimiz görebiliyoruz. Takımlarımız Avrupa’da tel tel dökülüyor, Milli Takımımız son iki büyük turnuvaya katılamadığı gibi, hazırlık maçlarında oynadığı futbol da pek iç açıcı değil. Daha önceleri büyük başarılara imza attığımız milli takımlar alt yapılarında sıfır başarı ile ilerliyoruz. Yurtdışında yetişen Türk asıllı futbolcuları hep yaşadıkları ülkelere kaptırır duruma geldik. Ve en önemlisi içine bulaştırıldığımız şike pisliğinden hala kurtulamadık.

Türk Futbolunu üç zaman dilimine ayırabiliriz. Özerklik öncesi, özerklik sonrası ve 2008 sonrası.
Özerklik öncesini konuşmaya bile gerek yok. Nerede olduğumuz ve başarı-sızlıklarımız! Hepimiz tarafında biliniyor. Allah bir daha o günleri bize yaşatmasın!

Özerklik sonrası ise kendi içinde değerlendirilebilir. İlk yıllarda Şenes Erzik ile yeni bir yapılanma süreci. Alt yapılarda ve profesyonel kadrolaşmalarda başarılı yönetim. Ancak aşılmayan bir naklen yayın kaosu. Ardından gelen sürekli başkanların değiştiği sancılı bir süreç. Ve son olarak da Haluk Ulusoy yönetimi ile birlikte gelen istikrar ve gurur tabloları. Dünya 3.lüğü, Avrupa Şampiyonluğu, Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek ve yarı finaller… Keşke yine bu başarılarla göğsümüz kabarsa!

2008 gelen futbol darbesi ve istikrarın kesintiye uğraması… Siyasi destekli bir ismin ortalığı karıştırarak göreve gelmesi ve uzantılarının günümüze kadar futbolu yiyip bitirmesi.  Bu süreç ne zaman sona erecek sabırla bekliyoruz!

Hiçbir şey tesadüf değildir. Zira bu futbol darbesine de en büyük desteği Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe vermiştir.  Tıpkı şike sürecinde olduğu gibi bu darbe esnasında da bir dinleme ve araştırma yapılmış olsaydı olayın vahameti ortaya çıkabilirdi. Nitekim Türk Futbolunda nasıl çirkin ilişkilerin döndüğünü şike süreci ve yargı gözler önüne koymuştur.

Şike süreci esnasında Türk Futbolunun önüne gelen fırsat değerlendirilmiş olsa ve adaletin kılıcı keskinliğini korumuş olsaydı, bugün futbol geleceğine umutla bakıyor olacaktık.
Hiç kimse kızmasın, Fenerbahçe için Türk Futbolu kurban edildi.  Fenerbahçe zarar görmesin diye Türk Futbolunun zarar görmesine göz yumuldu.

Türk Futbolu Fenerbahçe’nin esiri olmuş durumda.  Bu esaret elbette uzun sürmeyecek. Uluslararası güçler (UEFA, FİFA) tıpkı Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe’nin yaptığı gibi darbe yapacak ve duruma el koyacak. Türk Futbolu özgür kalacak ama o güne kadar esaret altında alınan zararların telafisi oldukça uzun sürecek.

22 Temmuz 2012 Pazar

Fenerbahçe UEFA’nın başına bela oldu


Ülkemizde yaşanan şike soruşturması ve akabinde ortaya çıkan sonuçlar bir tek Türkiye Futbol Federasyonu’nun (TFF) sorunu olmaktan çıkıp, dünya futbolunun sorunu haline gelmeye başladı.

Açılan soruşturma sonrasında ortaya çıkan belgeler ve deliller neticesinde alınması gereken kararlar alınmayınca ve de TFF tarafından suçlu takımlar korunmaya kalkışınca, rahatlıkla çözülebilecek bir sorun işin içinden çıkılmaz bir durum halini aldı.

Her ne kadar Spor Bakanımız işin içine siyaset karışmadı dediyse de, bir gecede değişen henüz hiç uygulanmamış bir yasa, oy kaygısıyla mahkeme devam edilirken verilen beyanatlar, soruşturmanın içindeki bir kulübün başkanını TFF Başkanlığı için desteklemek ve UEFA ile yapılan pazarlıklar bunun aslında pek de öyle olmadığını ortaya koyuyor.

Zaten, soruşturmayı başlatan ve yürüten, ardından da ceza veren mahkemenin kararlarına karşın, TFF’nin ortada hiçbir şey yokmuş gibi davranması, aslında durumun ne kadar vahim olduğunun ispatı değil mi?

İşin en garip ve başından beri kavrayamadığım yanı ise UEFA’yı da kendimize benzetmemiz olmuştu. Daha önceki bütün benzeri konularda ivedilikle ve kesin çözümler üreten ve bunu uygulatan UEFA bu kez  işi ağırdan aldı. Diğer Avrupa ülkelerinden gelen baskıları bile göğüsledi.

Ancak geçtiğimiz hafta durum değişti. TFF içinde etkin bir görevde yer alan ve UEFA ile ilişkileri çok güçlü olan bir arkadaşım, FİFA’nın bu konuyla artık kendi ilgilenmeye başladığını belirterek, “Yıllarımı bu işe verdim. FİFA’nın yazmış olduğu mektup bugüne kadar gördüğüm en sert FİFA - UEFA yazışması” dedi. FİFA, UEFA ve TFF’ye gönderdiği yazıda, bu konuda bugüne kadar atılan adımların bir raporunu isteyerek adeta kulak çekmiş.

Zaten UEFA Genel Sekreteri Gianni Infantino da bu yazışmanın hemen ardından basında yer alan Fenerbahçe ile ilgili sürecin bitmediğine dair açıklamayı yaptı.

Ancak başından beri korktuğumuz yaptırım ile karşı karşıya kalma tehlikesindeyiz. TFF’nin mahkemede ortaya çıkan delil ve gerçeklere rağmen, UEFA ve FİFA’ya yanıltıcı ve taraflı bilgi aktarması sonrası, soruşturmaya FİFA’nın doğrudan müdahale etmesine yol açtı. Bu da beraberinde TFF’nin ceza almasını tekrar gündeme geldi. 

Bütün bu yaşananlar ve TFF, kulüpler, UEFA ile FİFA ilişkisi bana çok sevdiğim bir fıkrayı hatırlattı.  Umarım TFF’nin sonu fıkradaki gibi olmaz.

Ormanda kral seçimi yapılmış ve en iyi kulis yapan eşek "Ormanın Kralı" seçilmiş.

Eşek ertesi sabah kral olarak uyandığında "Acaba rüyamda mı kral seçildim" diye kuşku yaşamaktaymış. Ormanda ilerlerken uzakta bir kurt görüp anırmış. Eşeğin anırtısını duyan kurt yere kapanmış ve "Kral hazretleri, hoş geldiniz" demiş.

Bu durum eşeğe güven vermiş. Önüne çıkan her hayvana anırmaya başlamış. Onu duyan hayvanlar da yere kapanıp "Kral hazretleri hoş geldiniz" diyorlarmış.

Bakmış bir aslan bir ağacın gölgesinde uyuyor.

Aslanın kulağına doğru şiddetle anırmış.

Aslan uyanıp gözünü açmış... Başının ucunda duran eşeği bir pençe atıp öldürmüş.

Meğer aslan kral seçimi yapılacağını da, bu seçimin sonucunu da duymamış.