16 Kasım 2010 Salı
Dinamitin fitili ateşlendi!
16 Ekim 2010 Cumartesi
2012’yi bekleme Emre…
13 Ekim 2010 Çarşamba
Sonun Başlangıcı
10 Ekim 2010 Pazar
Ulusoy ve Terim'le kazanırdık
2005 ‘de Almanya ile Atatürk Olimpiyat Stadı’nda yaptığımız maçta gelecek için ne kadar umutlandıysak, Cuma akşamı da gelecek o kadar endişelendik. O gün Almanların elinden Nuri’yi kapmanın verdiği gurur ile çıkmıştık maça…Bu genç oyuncumuzla birlikte, yine Almanya’da yetişmiş bir diğer oyuncumuz Hamit’in gol atmasıyla ders vermiştik yıllarca ezildiğimiz Almanlara. Oysa Cuma akşamı Mesut’u onlara kaptırmanın üzüntüsü ve sahadaki rezil futbolumuzla adeta madara olduk. Üstelik fark yediğimiz maçta, bir gol de Mesut’tan yedik. Yani 2005’in rövanşını bayağı kötü verdik. Kaybettiğimiz puanlar ve hayal kırıklığımız da cabası.
9 Ekim 2010 Cumartesi
Mesut, gerçekten Mesut mu?
Son bir haftadır Mesut’la yatıp Mesut’la kalkıyoruz. Sanırsınız ki sporun tek gündemi var o da Mesut Özil! Adı dışında hiçbir şekilde Türklükle alakası olmayan bu Alman vatandaşı futbolcu, zaten kendini Türk olarak görmediğini açık açık ifade ediyor. Buna karşın biz hala, “Real Madrid’de oynayan ilk Türk”, “Alman Milli Takımı’ndaki Türk futbolcumuz” gibi avuntular içindeyiz. Medyamız her ne kadar Türk halkına her fırsatta bir Mesutmania aşılasa da, biz kimin ne olduğunu çok iyi biliyoruz.
Günümüz Türk ceza hukukunda vatana ihanet suçu
tanımlanmamıştır. Ancak biz biliriz ki
vatan, millet, bayrak, namustur. Bunlara hıyanet eden ise, “Vatan Haini”
Mesut Türk olmadığı ve kendini Türk olarak hissetmediği
için, “Vatan Haini” diyemeyiz. Bu
Mesut’a haksızlık olur. Aslına bakarsanız, ben Mesut’tan çok ailesine
kızıyorum. Bu ülkenin ekmeğini yemiş, suyundan içmiş, sonra da yine devletin
yaptığı ikili anlaşmalarla Bartın’dan kalkıp Almanya’ya ekmek parası için
gurbete gitmiş, bir ailenin çocuğu Mesut. Tıpkı bugün Ay-Yıldızlı formamızı
giyip İstiklal Marşımızı dinlerken gurur duyan, tüyleri diken diken olan, bu
ülke için ter akıtan futbolcularımız Halil,
Hamit, Nuri, Yıldıray, Özer’in ailelerinin gittiği gibi. Ama buradaki tek fark Mesut’un ailesinin
aslını unutup, para için uyruklarının yanı sıra kimliklerini değiştirmesi,
diğerlerinin ailelerinin ise vatan ve bayrak sevgisi için her türlü riski göz
önüne alarak, kendilerine altın tepside ikram edilenleri ellerinin tersi ile
itmesi. Öncelikle bu futbolcularımızı yetiştiren değerli Anne ve Babalarımızın
ellerinden saygıyla öpüyorum. Onlara bu vatan için böylesi pırlanta gibi
hayırlı evlatlar yetiştirdikleri için teşekkür ediyorum. Ben de bir gurbetçi
ailenin çocuğuyum. Keza annem babam ve kardeşim Alman vatandaşı. Ama ne annemin
ne babamın ne de kardeşimin ağzından bugüne kadar “Ben Almanım” kelimesini
duymadım. Evet, şartlar bunu gerektirdiği için “Alman vatandaşılar” ama “Alman”
değiller.
Mesut’un aklını çelen de, Alman Milli Takımı’nı tercih
etmesi konusunda baskı yapan da, onu bir Alman gibi yetiştiren de ailesidir.
Bunun belgesi ve ispatı da vardır.
Mesut Özil henüz daha 17 yaşındayken Fatih Terim’in ekibi tarafından keşfedilmiş ve Genç Milli Takımlarımıza davet edilmişti. Önce o zamanki kulübü Schalke 04, alt yapısında oynayan bu çocuğu Milli Takımımıza yollamamış ve babasını çocuğunuzu kulüpten göndeririz diye tehdit etmişti. Tıpkı Halil’in, Hamit’in, Nuri’nin ve diğer Türk futbolcuların ailelerine, oynadıkları kulüplerin yaptığı gibi. Birçok Türk ailesi Mesut’un ailesininkinin aksine, bu tehditleri göğüsleyerek umursamazlıktan gelmiş ve bir Türk gibi davranmıştır. O dönem TFF’nin Almanya temsilciliğini yapan Metin Tekin’in, Mesut ile birebir konuşmalarının olumlu geçmesi ve Mesut’un olaya daha sıcak bakmasının ardından, bu teklifler yenilenmiş, ancak her defasında çeşitli mazeretler göstererek ya kulüp ya da Mesut ret yanıtı vermiştir.
En son olarak, dönemin Ümit Milli Takım Teknik
Direktörlüğü’nü yapan Tolunay Kafkas’ın Ümit Milli Takıma davetine, Mesut’un
babası tarafından ağır bir mektupla ret yanıtı verilmiştir. Babası bu mektupta
“Oğluma
bu tür tekliflerle gelip kafasını karıştırmayın. Bu kulüpteki huzurunu
bozmayın. Oğlum bir Alman, biz de Almanız. Bu nedenle de Alman milli takımını
seçtik” ifadelerini kullanmıştır. Sonrasında Fatih Terim’in İtalya ile
yapılan hazırlık maçı öncesinde, “Seni ilk 11’e yazıyorum çık kendini tüm
ülkeye göster” teklifine, Mesut’un kulübü aracılığıyla 2 Kasım 2006’da kendi el
yazısı ve imzasıyla gönderdiği “Ben Almanım, Türk Milli Takımını
istemiyorum. Bundan sonra bana teklif yollamayın” şeklindeki mektup,
hala TFF’nin Almanya bürosunda Murat Gusinali’nin arşivindedir. Zaten bu
mektubun bir kopyasını da alman Federasyonu geçtiğimiz günlerde basın ile
paylaştı.
Hal böyleyken özellikle babasının yaptığı “Kanı bozukluk” değildir de nedir? Ne de
olsa herkes ekmek parası peşinde! Kim üç kuruş uğruna, bazı değerlerinden
vazgeçmez ki? Hem, “Doğduğun yer değil
doyduğun yer “ dememiş mi atalarımız? Adamcağız da bunu uyguluyor işte!
Birinin “Vatan Haini”
olması için illaki gizli bilgileri satması ya da eline silah alıp kendi
askerine ateş mi etmesi gerekir? Bence bu yapılanın bundan farkı yok!
Biz, bizi istemeyenin peşinde mi koşacağız? O zaman bizim Halil’in, Hamit’in, Nuri’nin ve Türk Milli Takımını seçen diğer çocuklarımızın günahı ne? Neden onlara sahip çıkmıyoruz. Alman Devleti bizim çocuklarımızı kendi ülke milli takımlarına kazandırmak için, her türlü yasal düzenlemeyi, insan hakları ve geçmişte yapılan ikili anlaşmaları da hiçe sayarak yaparken, biz neden boş duruyoruz?
Kim bilir belki böylesi daha hayırlı olmuştur? Kendini Türk
gibi hissetmeyen, milli değerlerimizi sahiplenmeyen, vatan, bayrak sevgisi
taşımayan, olaya sadece maddi tarafından bakan bir futbolcuyu Türk halkı zaten
istemeyecektir. Geçmişte bir benzerini Muzzy
(Mustafa İzzet) örneği ile zaten yaşamıştık. Biz, manevi değerlerle,
terinin son damlasına kadar bu ülke için mücadele edecek futbolcularımızla
yolumuza devam etmesini biliriz..
Milli Takımımıza gol
attığına bile sevinemeyen Mesut, gerçekten mesut mu? Mesut’u bilmem, ama
ailesinin mesut olduğu bir gerçek!
3 Ekim 2010 Pazar
Avrupa ile aramızdaki küçük fark !
İsim bulma özürlü müyüz?
26 Eylül 2010 Pazar
Sistemden beslenenler sistemi değiştiremezler!
Sevgili Arif arayıp Cumhuriyet Spor Eki’ni yeniden hayata geçiriyoruz dediğinde yaşadığım mutluluğu tarif edemem.
Sanal dünyada da olsa tekrar o çatının altında yazacak olmanın heyecanını yaşadım. O günkü anılarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Daha çocuk denecek yaşta girdiğim meslekte, ikinci yuvamdı Cumhuriyet. 90’lı yılların hemen başında efsane kadrosu ile sadece benim için değil, bir çok genç meslektaşım için tam bir okuldu Cumhuriyet Spor Servisi. Rahmetli Abdül Ağabey başta olmak üzere, Arif Kızılyalın’ın, Asena Özkan’ın, Yunus Türkay’ın, Mustafa Ersoy’un, rahmetli Ercan Turcan’ın, rahmetli Necmi Gülümser’in, Levet Yücelman’ın, Levet Dikmener’in, Hakan Akarsu’nun ve Metin Tükenmez’in üzerimdeki etkilerini ve emeklerini unutmak mümkün değil. Onlara müteşekkirim. Öte yandan atılmak üzere olan ve yok olmaktan kurtararak düzenlediğim Spor Servisi’nin o paha biçilmez arşivinin hala kullanıldığını bilmek benim için büyük bir onur.
İlk yazıma gelecek olursak; Futbolun bacasız sanayi haline geldiği günümüzde, hiç şüphe yok ki sokaktaki adamdan, meclisteki milletvekiline, esnafından iş adamına herkes kendince bir “Futbolsever”. Hatta eskiden sadece erkeklerin gözdesi olan bu büyülü spor, bugün artık bayanların da vazgeçilmezi halinde.
Düz mantıkla bakıldığında futbol keyif almak için oynanan, oynayana ve izleyene güzel vakit geçirten, basit ama bir o kadar da keyifli olan bir oyun. Ancak kimse bunun bir oyun olduğunun ve bundan keyif alınması gerektiğinin farkında değil.
Ülke futbolu yangın yerine dönmüş durumda. Tablo hiç iç açıcı değil! Hemen her hafta sahalarımızda olay var. Tribündeki seyirci sayısında her geçen gün gözle görülür bir düşüş yaşanıyor. Kulüpler borç batağı içinde. Anlı şanlı geçmişi olan birçok takım ya kapandı ya da yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Bahis çeteleri, mafya futbolun önüne geçmiş, şaibeler ayuka çıkmış durumda. Anneler, babalar çocuklarını artık futbol yerine salon sporlarına teşvik ediyorlar. Zaten liglerimizde uygulanan yabancı politikaları nedeniyle can çekişen alt yapımız, böylece tam anlamıyla kaderiyle baş başa kalmış durumda.
Futbolu yönetenler, yönetilenler, yaşanılanları aktaranlar ve izleyiciler, boş muhabbetleri, kısır takım çekişmeleri ve kavgaları ile futbolu oyun olmaktan çıkarmak için adeta yarış halinde. Türkiye Futbol Federasyonu ve kulüplerimizin üst düzey yöneticileri ülke futbolunun gelişimine hizmet edecek fikirler üretmek yerine, sadece kendi çıkarlarına hizmet edecek uygulamalar içindeler. Gaflet, delalet, hatta hıyanet!
Basınımız ise güzide kulüplerimiz Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş dışındaki kulüplerimizi, devekuşu misali kafasını kuma sokmuş görmezden gelmeye devam ediyor. Anadolu kulüplerinin başarısı tiraj getirmediğinden ranta dayalı bu sistemde, medya patronları büyük başarıları bile görmezden gelip 3 büyüklerdeki dedikoduları ön plana çıkarıyor. Öyle ki geçtiğimiz senenin şampiyonu bu senenin 6’da 6 yapmış Bursaspor’u bile kendine arka sayfalarda yer buluyor.
Neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor.
Elbette, sistemden beslenenler sistemi değiştiremezler, değiştirmek isteyenleri ise dışlarlar. Fakat bu gidişle ellerinde sistem kalmayacağının da farkında değiller bu zavallılar.
Birilerinin bu işe el atması gerekiyor. El atanlar hemen bir acil eylem planı hazırlamalı ve bunu uygulamaya sokmalı. Bu acil eylem planında mutlaka olması gereken bazı maddeler var. Sistemi değiştirmek istemeyenler aslında bunları herkesten çok daha iyi biliyor.
Şöyle birkaç madde ile üzerinden geçmek gerekirse; Çıkıyordu, çıktı, çıkacak denilerek, yılan hikâyesine dönen ve yıllardır rafta bekletilen spor yasası, kusursuz bir şekilde acilen çıkmalı. Kulüplerin mali durumlarını kontrol ve denetim altında tutan bir yapılanma oluşturulmalı. Yabancı sayısı ya sınırlanmalı ya da nitelikli yabancının gelmesine yönelik tedbir alınmalı. Spor Toto Süper Lig yeniden yapılandırılmalı kesinlikle takım sayısı düşürülmelidir. Keza bu ligdeki naklen yayın sayısı da haftada üçten fazla olmamalıdır. Statlardaki güvenlik önlemleri UEFA kriterlerinin daha üstüne çekilmeli, maçlara giren her taraftar kontrol altında tutulmalıdır.
Bu maddeler böyle uzar gider. Her konu üzerinde sayfalarca yazılacak öneri, düşünce ve gerçekler var. En büyük gerçekse kimsenin bu işe el atmadığı.
Oysaki futbolun ülkemizdeki kalitesinin ve hacminin büyümesine katkıda bulunmak, bir futbolsever olarak hepimizin vazifesi. Günümüzde artık dev bir sanayi haline gelmiş olan bu sektörün, ülkemize daha fazla katma değer üretmesine yardımcı olmak boynumuzun borcu.
Basit bir oyunla bu kadar uğraştığımız için çoğu zaman basitlikle suçlanan biz yazarlar, ülke futboluna çözüm sunacak önerileri dile getirebilirsek ve özellikle de futbol terörünün çözümüne katkıda bulunmak gibi yüce bir ideali gerçekleştirebilirsek, bu suçlamalardan kendimizi biraz olsun uzak tutabiliriz. Başarının gölgesinde yüceliriz biraz.
